Arşiv

Archive for the ‘Haber’ Category

68 kuşağının yazılı tarihi 7

Mayıs 22, 2008 Yorum yapın

Mustafa Kuseyri’yi kendi arkadaşları öldürdü”

Hulki Cevizoğlu- Evet, ilginç açıklamalar, hoş sözler. Tabiî hatırlamak da çok önemli.
Bir de Mustafa Kuseyri’nin ölümü var…

Mustafa Kuseyri kimdi, nasıl öldü ve bunu siz Devrim Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü olarak kamuoyuna nasıl yansıttınız? Bu biraz Deniz Gezmiş’in banka soyması hikâyesine benziyor mu acaba? Devamını oku…

PROFESÖR DR. NİYAZİ ÖKTEM:OSMANLI MÜSLÜMANLAŞMIŞ BİZANS’DIR

Eylül 1, 2007 Yorum yapın
  • Osmanlı Müslüman olmuş Bizans'tır

    FOTOĞRAF: SERKAN TAYCAN

    Anadolu’daki Rum’a, Ermeni’ye ne oldu? Orta Asya’dan en çok 1 milyon Türk geldi. Anadolu’da en az 5 milyon Rum ve Ermeni vardı. Horasan erenleri kimi Müslüman yaptı?

  • Thales benim atam, Atilla değil. Anadolu’da Rumların ve Ermenilerin yarısı Türkler gelince Müslüman oldu. Böylece, ‘ırksal ve kültürel’ bir alaşım olan Anadolu halkı oluştu

  • Papa Ayasofya’da dua edebilir. Önceki Papa Ayasofya’da eğilip haç çıkarmış, ibadet etmişti. Hiçbir şey olmadı, vaveyla kopmadı. O dönemin fotoğraflarına bakın. Görürsünüz

 

NEŞE DÜZEL

NEDEN? Niyazi Öktem


Dünyanın kendine nasıl bir bela yarattığını görebilmek için daha önceki Papa’nın Türkiye ziyaretiyle yeni Papa’nın ziyaretini karşılaştırmak yeterli. Daha önceki ziyaret dostluk içinde ve sorunsuz geçmişken, yeni Papa’nın yarın başlayacak ziyareti herkes için ciddi bir endişe kaynağı. İslam ve Hıristiyan âlemleri arasındaki çatışma, bu iki dinin birbiriyle temas ettiği her noktada ürkütücü bir biçimde ortaya çıkıyor. Papa’nın Türkiye ziyareti, acaba bir olay çıkar mı endişesi yaratırken, iki dinin içindeki radikaller de bu çatışmayı yoğunlaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. İki dinin son zamanlarda niye birbirine böyle düşman olduğunu, ziyaretin Türkiye için ne anlam taşıdığını, Türk devletinin çekincelerini, bu ziyaretin yaratacağı sonuçları hukuk felsefesi ve sosyolojisi profesörü Niyazi Öktem’le konuştuk. Dinlerarası Diyalog Platformu’nun başkanı Öktem, bir dönem Diyanet İşleri’ni yurtdışında toplantılarda temsil etti.

Papa’nın Türkiye ziyareti yarın başlıyor. Bir dostluk ziyareti olması gereken bu ziyaret sırasında sorunlar yaşanacağına dair endişeler var. Sizce bu ziyaretten endişelenmeli miyiz?

Bu ziyaret, bizim Fener Rum Patrikhanesi diye adlandırdığımız Ortodoks kiliseyle Katolik kilisenin kendi aralarındaki tarihsel sürtüşmeye son verme sürecidir. Ve, Papa’nın yarınki ziyareti, iki kiliseyi birbirine yakınlaştırma operasyonunun ikinci adımıdır. Birinci adımı, önceki Papa atmıştı ve ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yapmıştı. Şimdi de yeni papa bu iş için Türkiye’ye geliyor. Ve, iki kilise arasındaki görüşmelerde ‘ekümeniklik’ ütopyası da sürdürülüyor.

Anlamadım…
Şöyle… Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki kavga tarihten geliyor. Ama bu tarihsel kavgaya rağmen bazı kilise mensupları evrensel Hıristiyanlık ütopyasını yaşatmak istiyor. Onlar, evrensel Hıristiyanlığı (ekümenizmi), Katolik ve Ortodoks kiliselerini birleştirerek kurmak istiyor. Vatikan ve İstanbul da bunu istemese de istiyor görünüyor. Rus Ortodoks kilisesi ise birleşmeye tamamıyla karşı çıkıyor.
Şimdi barışmaya çalışan Katolik ve Ortodoks kiliseleri niye yüzyıllardır birbiriyle kavga etti?

395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, Batı ve Doğu Roma’da iki ayrı ‘ekümenik’ yani ‘evrensel’ kilise kuruldu. Katolik ve Ortodoks kiliseler ortaya çıktı. Batı Roma’da Katolik kilise ve ‘papa’ denilen Roma patriği ayrı bir güç haline geldi ve Avrupa’daki Hıristiyanlar üzerinde hegemonya kurdu. Ve bu güç zaman içinde 1054′te Vatikan oldu. Doğu Roma’da ise Ortodoks kilise egemen oldu. Bu iki ekümenik kilise birbirini tanımadı, yani aforoz etti. Katolik kilisenin merkezi Vatikan, Ortodoks kilisenin merkezi İstanbul oldu. Bizim Fener Rum Patrikhanesi diye adlandırdığımız kilise işte bu Ortodoks kilisedir. Tabii onlar Fener lafını kabul etmiyorlar. Kendilerine İstanbul Ortodoks Kilisesi veya Ekümenik Kilise denilmesini istiyorlar.
Peki biz niye ona Fener Rum Patrikhanesi diyoruz?

Eeee biraz aşağılamak için. ‘Senin sadece Fener’de sözün geçer. Sen, Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir ruhanisin, başka bir şey değilsin. Haddini bil’ anlayışının sonucudur bu.
Peki gerçek bu mu? Patriğin sözü sadece Fener’de mi ya da İstanbul’daki 2-3 bin Rum vatandaşımıza mı geçiyor?

Olur mu? Patrik, Güney Amerika’dan Kuzey Amerika’ya ve Avustralya’ya kadar yayılan 250 milyon Ortodoks’un lideri. Sen istediğin kadar tanıma onu. Adam diğer ülkelerde devlet töreniyle karşılanıyor, devlet töreniyle uğurlanıyor. Neyse… Patrik Bartholomeos geçen sene Papa’yı davet etti ve bu davet Türk devletince hoş karşılanmadı. ‘Türkiye’deki bir kilisenin reisi bir devlet başkanını davet edemez. Davet edeceksek biz edelim’ denildi ve davet bir sene ertelenerek, yeni Papa 16′ıncı Benedictus Cumhurbaşkanı Sezer tarafından davet edildi.

Peki biz bu ziyaretten endişelenmeli miyiz?

Türk devleti açısından, olumlu ya da olumsuz bir sonuç getirmeyecek. Türkiye açısından önemli bir ziyaret değil bu. Çünkü İslam’la diyalog kurma arzusunun bir ifadesi değil bu ziyaret. Bu ziyaret tamamıyla Katolik ve Ortodoks kiliseler arasındaki diyaloğu geliştirmek için yapılıyor. Zaten yeni Papa 16. Benediktus İslam’la diyalogdan yana değil. İslam dini ve Hz. Muhammet’le ilgili söylediği son derece anlamsız sözlerinden ötürü hiç geri adım atmadı, özür dilemedi. Hatta daha vahimini söyleyeyim. Vatikan’da bir dinlerarası diyalog sekretaryası var. Başında benim de yakın dostum olan Monsenyör Fitzgerald bulunuyordu. Yeni Papa’nın ilk icraatlarından biri onu görevden almak ve bu sekretaryayı dinlerarası diyaloğa karşı olan bir kardinale bağlamak oldu.

O kardinalin, ‘İslam’la diyalog Hıristiyanlığın aleyhine oldu. Diyalogdan İslam kazandı, biz kaybettik’ diye demeci var.

Bu Papa niye diyaloga karşı? Bir din adamı olarak, Hıristiyan- İslam kavgasından nasıl bir fayda umuyor? Nasıl bir dünya istiyor?
Tabii ki bir Katolik Hıristiyan dünya istiyor. Her din mensubunun da amacı odur zaten. Monsenyör Fitzgerald beş sene önce Vatikan’da sohbet ederken, bana, ‘Fethullah Gülen’in amacı bütün dünyayı Müslüman yapmak mı yoksa gerçekten samimi olarak diyalogdan yana mı?’ diye sordu. Ben de ona cevaben ‘Siz Vatikan’ın dinlerarası diyalog sekretaryasının başındasınız. Sizin amacınız bütün dünyayı Hıristiyan mı yapmak yoksa samimi olarak diyalogdan yana mısınız’ dedim. ‘Hem evet, hem hayır’ diye cevap verdi. Ben de ‘Fethullah Gülen için de cevap hem evet, hem hayır’ dedim. Bütün din adamlarının arzusu bütün dünyayı kendi inançlarından yapmaktır. Hepsi o ütopya içindedir. Aksi mümkün değildir.

Papa’nın Ayasofya ziyareti sırasında sorunlar çıkabileceği söyleniyor. Papa, Ayasofya’da dua etmek isterse bu sorun olur mu?

Eğilip haç çıkarması, dua etmesi, bundan önceki Papa’nın ziyaretinde sorun yaratmamıştı. Önceki Papa Ayasofya’da ibadet etmişti. Hiçbir şey olmadı, vaveyla da kopmadı. O dönemin fotoğraflarına bakın. Tabii ki o ziyaretinde Papa Ayasofya’da ayin yapmadı ama duasını etti. Ayasofya, Hıristiyan dünyasının altıncı yüzyılda yapılmış en büyük, en muhteşem katedralidir. Bir simgedir. Fatih, İstanbul’un fethinden sonra sadece Ayasofya’yı ve şimdiki Fatih Camii’nin yerindeki Oniki Havari Kilisesi’ni camiye çevirdi. Bunda da bir politik ihtiras söz konusuydu. Çünkü İstanbul’u kuran Büyük Konstantin bu kilisenin altında yani kriptosunda yatıyordu. Bu kiliseyi camiye çeviren Fatih’in mezarının da Büyük Konstantin’in mezarının karşısında olduğu, Fatih’le Konstantin’in karşı karşıya yattıkları söylenir.

Ayasofya ziyareti bildiğim kadarıyla cuma gününe rastlıyor. Cuma namazından çıkan Müslümanlar Papa’nın varlığından rahatsız olur mu?
Cemaat kışkırtılmadıkça bir şey olmaz. Türk Müslümanlığı, Alevi ve Sünni yorumuyla çok liberal, özgürlükçü ve hümanisttir. Dünyada Müslüman nüfusun çok yoğun olduğu ülkeler içinde tek laik ve demokratik devlet Türkiye’dir. Çünkü bu ülkenin sosyal dokusu böyledir. Anadolu halkı, bir ırksal ve kültürel alaşım insanıdır. Rakam da vereyim. Anadolu’ya gelen Türkler en fazla 1 milyondu.

Anadolu’da o sırada en az 5 milyon insan yaşıyordu. Bunlar Rum ve Ermeni’ydi. Ne oldu bunlara? Horasan erenleri kimleri Müslüman yaptı?
Kimleri yaptı?

Rumları ve Ermenileri yaptı. Rum ve Ermenilerin bir kısmı Hıristiyan kaldı, bir kısmı gitti ama en az yüzde 50′si de Müslüman oldu. Ve bütün o kültür birikimiyle bir Anadolu halkı oluştu. Bakın… Thales benim atamdır. Macaristan’da ölen Hun İmparatoru Atilla’nın ise benimle bir kan bağının olması ihtimali hiç yoktur. Ama benim Thales’le milyonda bir ihtimal kan bağım olabilir. Bugünün Türkü olarak ben, bütün Anadolu uygarlıklarının mirasçısıyım. Thales de, Pir Sultan Abdal da, Hacı Bektaş Veli de benim atam. Osmanlı İmparatorluğu Müslüman olmuş Bizans’tır.

Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz?

Cami de yaptıran Mesih Ali Paşa ve Yusuf Paşa gibi isimler, İstanbul’un fethinden sonra Müslüman olmuş Bizans hanedanının mensuplarıdır. İstanbul’un fethinden sonra bir kısım Rumlar Müslüman oldu, bir kısmı da Fenerli Rum olarak kaldı. Müslüman olanlar, Osmanlı’nın dış ilişkilerini sürdürdüler. Padişahın dış yazışmalarını Rumca olarak yaptılar. Zaten kafa, omuz, temel gibi pek çok kelime bize Rumcadan kalmıştır. Klasik Türk musikisine, Türkçe ilahilerimize bakın. Ortodoks kilisenin müziğiyle aynı müziktir, aynı gamlardır.
Peki bu noktada şu soru akla geliyor. Türk kimdir?

Türk benim. Anadolu Türkü’nün tanımını yapayım size. Anadolu Türkü, Orta Asya’dan gelen insanların Anadolu’daki ahaliyle karışarak ‘yepyeni bir etnik grup’ oluşturmasıdır. Türk, yepyeni bir etnik ve kültürel kimliktir. Eski dinleriyle pagan Türkü de var bunun içinde, sonradan Müslüman olanlar da… Bu insanlar İslam’ı eski dinleriyle meczettiler. Bu, Alevi ve Sünni versiyonuyla, İslam’ın çok hoş bir yorumudur. Dünyanın hiçbir yerinde Anadolu Aleviliğindeki kurumlar, kırklar meclisi, cem ayini yok. Bunların hepsi bu toprakların mirası.

Papa’ya dönersek… Gerek Türkiye’de, gerek Avrupa’da bu ziyaretin ciddi bir soruna dönmesini isteyecek olanlar bulunur mu?

Bulunur. Kim bunlar? Bir, aşırı milliyetçiler. İki, kerhen Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyenler. Üç, AKP’den kopan ve Saadet Partisi’ne giden taban. Çağımızdaki gelişmelerin farkına varmayan Müslüman kesimdir bu. Dört, AB sürecini ve Müslüman-Hıristiyan diyaloğunu engellemek isteyen derin devlet içinde de Papa’nın ziyaretinde sorun yaşanmasını isteyenler olur. Bunlar kışkırtma yapabilirler ve yaparlar da. Ama devlet tedbirini almıştır. Zaten devlet, derin devlete karşı isterse tedbirini alır

Papa, Rum Patriği ile görüşecek ve onun arabasına binecek. Patrik, Papa’nın ziyaretini bir gösteriye dönüştürmek ister mi?

Hiç sanmıyorum. Patriği tanıyorum ve kendisi, dünyanın her yerinde yaptığı ziyaretlerde Türkiye’nin AB’ye girmesi için büyük çaba sarf ediyor. Patrik Bartholomeos hem Türkiye’nin AB’ye girmesini samimi olarak istiyor, hem de kendi menfaatini düşünüyor. Bu, açık. Türkiye’nin AB üyeliği tabii ki Bartholomeos’a istediği ekümeniklik statüsünü getirecek ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlayacak. Bakın… Ekümeniklik, Hıristiyan dünyanın sorunudur. Patriğin, “Biz barıştık. Papa benim ekümenikliğimi tanıyor. O tanıdığına göre, Müslümanlara ne oluyor? Bu, Hıristiyan dünyasının sorunudur. Bu bizim kendi sorunumuzdur.” diye bir düşüncesi pekâlâ olabilir ama bunu bu şekilde söylemez. Bunu sadece gösterir. Mesela Moskova Ortodoks Kilisesi hâlâ İstanbul Ortodoks Kilisesi’nin ekümenikliğini tanımıyor.
Türkiye Patrikhane’nin evrenselliğini yani ekümenikliğini tanısa, Rusya rahatsız mı olur?

Tabii rahatsız olur. Rusya Devlet Başkanı Putin Türkiye’yi ziyaret edeceği sırada, bizimkiler ekümenikliği tanıyacakmış gibi bir hareketlilik yarattılar. Emin kaynaklardan duydum, Putin bizimkilere, ‘Siz Patrikhane’nin ekümenikliğini tanırsanız, Rusya-Türkiye ilişkileri bozulur’ demiş. Bakın… Dinsiz Stalin bile Moskova Ortodoks Kilisesi’ne hiç dokunmadı. Aksine onu, bir ağrılık olarak İstanbul Ortodoks Kilisesi’nin karşısına koydu, onu ezmek istedi. Çünkü İstanbul’da Patrikhane’yi Amerika destekliyor.
Papa’nın ziyaretiyle ilgili olarak biz neden bu kadar endişeliyiz? Bu, Türkiye’nin içine bulunduğu şartlardan mı yoksa dünyadaki Müslüman-Hıristiyan çekişmesinden mi kaynaklanıyor?

Bu ziyaretin içinde Bartholomeos’un bulunması ve bu daveti onun başlatmış olması Türk hükümetini ve devletini çok rahatsız etti. Papa’yı kerhen çağırdık imajını veriyorlar şimdi. Yani biz, İslam-Hıristiyan çekişmesinden değil, Türkiye’nin şartlarından ötürü endişeliyiz. Patriğin statüsü ve Ruhban Okulu açısından endişeliyiz. Ekümeniklik kabul edilirse, İstanbul’da tıpkı Vatikan türünde bir devlet doğar diye korkuluyor.
İstanbul’da bir Vatikan kurulur mu peki?

Kendisinden emin olmayan söyler bunu ancak. İstanbul 550 yıldır Türk ve Müslüman. Vatikan benzeri bir devlet kurulması mümkün değil. Ayrıca, Katolik teolojiyle Ortodoks teoloji arasında devlete bakışta büyük farklılık var. Ortodoks teolojisi devlet kurmayı öngörmez. Devlet kurmak, Ortodoksluğun inanç sistemine uymaz. Ortodokslukta, devlet kurma değil, devlete tabi olma geleneği vardır. Eski Roma hukuku geleneğidir bu. Devletin, dini kontrol altına aldığı bir gelenektir bu. Bugünkü Yunanistan’da bu gelenek devam ediyor. Bu sistem, Şeyhülislamlık müessesesiyle Osmanlı’ya yansıdı. İstanbul’un fethine kadar başka hiçbir Müslüman devlette şeyhülislamlık müessesesi yoktu. Bizde bu gelenek şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı’yla sürüyor.
Ruhban Okulu’nun açılmasına da karşıyız biz. Halbuki 1971′e kadar bu okul açıktı. Şimdi neden açılmasına karşı çıkıyoruz?

Demokratikleşme ivme kazandı. Ruhban Okulu açılırsa, başka dini statüdeki okulların açılması için de talep gelir mi, Nakşi okullar da açılır mı’ korkusu var. Bu kesimler, bir de Makarios örneğini vererek, bu okulda yetişen papazların Türk düşmanı olacağını düşünüyorlar. Eee Apo da Siyasal Bilgiler’den mezun… Türkiye’nin kontrolünde, Türkiye’yle ilgili derslerin de okutulduğu bir ruhban okulunun Türkiye’nin yararına din adamları yetiştirme oranı çok daha yüksek olur. Aslında Ermenilerin ve Süryanilerin aynı büyük bir sorunu var.

Onların sorunu nedir?

Bu ülkede 70-80 bin Ermeni ve 15 bin Süryani kendi din adamlarını yetiştiremiyor. Halbuki Anadolu Süryanisi olarak diasporadaki sayıları 100-150 bin tahmin edilen Süryaniler çok önemlidir. Bunlar tarihin en eski medeniyetidir. Hz. İsa’nın konuştuğu dili konuşurlar. Dünyanın ilk uygarlığının mirasçısıdır. Sümerliler, Asurlular, Akatların çocuklarıdır onlar. Harran Üniversitesi’ni kuranlardır antik Yunan klasiklerini Arapçaya ve Latinceye çevirenler onlardır. Ama Süryaniler uzun dönemdir çok ezildi.
Peki Papa, Türkiye ziyaretini bir tür özür dileme gibi değerlendirip, Müslümanlarla barışmasını sağlayacak açıklamalar yapar mı?

Böyle bir açıklama yaparsa dünyadaki gerginliği müthiş yatıştırır hatta Nobel barış ödülünü bile alır ama hiçbir şekilde bunu yapmaz.
Dinsel gerginlik dünyada en çok kimlerin işine yarıyor?

İslam-Hıristiyan çatışması silahçıların, petrolcülerin işine yarıyor. Büyük para kazanıyorlar bu işten. Bosna’da Sırplara ve Boşnaklara silah satanlar aynı şahıslardı. Çıkar grupları hep çatışma ister zaten. Dünün dünyasında çatışma, komünizmle kapitalizm arasındaydı. Şimdi yeni bir çatışma alanına dönüldü. Bugünkünün adına İslam-Hıristiyan çatışması denildi. Yeni düşman İslam oldu. lamoldu.ın adı konuldu.

 

Categories: Bilim, Haber, Tarih Etiketler:

PKK KOORDİNATÖRLÜĞÜ

Kasım 15, 2006 Yorum yapın

Türkiye’de PKK terörü önemli oranda azalmışken bir süredir beklenmedik bir hızla artması, ABD’nin İngiltere ile birlikte Irak’ı işgaliyle paralel olarak gelişti. Terörün organizasyonunun Kuzey Irak merkezli bir biçim alması Türkiye’de dikkatlerin buraya yönelmesine yol açtı. ABD kontrolündeki Barzani’ye bağlı birimlerin kontrolünde olan bu bölgeye Ankara’nın bir askeri operasyon yapmasının önüne ise ABD engelinin çıktığı da dikkati çekti. Bu durumda Ankara’nın Washington’dan gelecek bir izni beklemeye başlaması ise toplumsal bir tepkinin yükselmesine de yol açtı.

BÖLGEDEKİ ASKER YIĞINAĞINDA VERİLEN MESAJ

Kuzey Irak merkezli tehdidin bertaraf edilebilmesi için gerekli ABD izninin ya da desteğinin çıkmaması sonrası, Türk Silahlı Kuvvetleri’nce bir çare aranması sürecine girildi. Bölgeye önemli oranda asker yığılması aslında bir anlamda Ankara’yı yalnız bırakan müttefiklerine de bir mesajdı. Bu mesaj Washington açısından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin olası bir Kuzey Irak operasyonu korkusunu da gündeme getirdi. Böyle bir operasyon, Kuzey Irak’ta Barzani’nin ve dolayısıyla ABD-İsrail ittifakının otoritesinin sarsılması anlamına da gelecekti.

 

Bir süredir Washington’un bu nedenle sürece taraf olma çabası öne çıkmaya başladı. PKK’ya karşı açıklamalar birbirini izledi. Bu arada AB’den de PKK karşıtı açıklamalar gelmeye başladı. Bunun nedeni ise önemli oranda Brüksel’in siyasi Kürtçülerle yakın ilişkiye geçmiş olmalarıydı. 11 Eylül saldırısı sonrası süreçte AB artık Ankara üzerindeki taleplerini siyasi Kürtçüler üzerinden yapma aşamasına gelmişti. Washington açısından ise, Türkiye’nin bölgesel operasyonlara dahil edilebilmesi için yeni bir aşamaya gelindiği ve bunun PKK üzerinden yapılan geleneksel sıkıştırmalarla uzun süre devam ettirilemeyeceği açıktı. Yeni bir yöntem gerekiyordu. Washington’un yeni sürece dahil olma hesabı ABD’li bir generali koordinasyoncu olarak tayin etmesiyle başladı. Ankara ise bu sürece Washington’un talebine uygun olarak bir general atamakla taraf oldu.

Benzer bir aracılık uygulaması IRA (İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu) konusunda da gündeme gelmişti. Silahlı grupların gönüllü olarak silah bıraktığı Batı Avrupa’da görülmemiştir. IRA’nın silahlardan arındırılması konusunda Kanadalı General John de Chastelain’in başkanlığındaki bağımsız uluslararası bir komisyon IRA da dahil Kuzey İrlanda’daki tüm paramiliter (protestan silahlı gruplar da dahil) örgütlerin silahsızlandırılmasının sağlanması için 1998 Good Friday anlaşması sonrası taraflara yardımcı olmak için görevlendirilmişti. Fakat bu çabalar bir işe yaramamış, 11 Eylül sonrası ABD-İngiltere yakınlaşmasıyla ancak bir anlam taşımıştı. Londra’nın ABD’nin Irak işgaline kayıtsız-şartsız destek vermesi sonucu IRA’nın tasfiye süreci Washington tarafından başlatılmıştır.

WASHİNGTON’UN DENGE POLİTİKASI

PKK konusunda koordinasyon atanmasının altındaki mesaj açıktır: Ankara bazı batılı merkezlerce beslenen PKK’nın tasfiyesini istiyor, öyleyse Washington yönetimi bunun karşılığında bazı bölgesel taleplerde bulunacak. Washington yönetimi, bölgedeki operasyonlarında Ankara’nın desteğini almada PKK’ya karşı tasfiye operasyonuna destek vermenin işe yarayabileceğini hesap ediyor. ABD şimdiye kadar Ankara’dan toplumsal muhalefet nedeniyle istediği gibi bir destek alamamıştır. Bu nedenle PKK’nın tasfiyesi karşılığı böyle bir destek talebini açık ya da örtülü istiyor olabilir.

Bu arada İran’a karşı Kuzey Irak’taki örgütlenmelerden de destek umduğu hesaba katılmalıdır. Bu destek önemli oranda Barzani kuvvetlerinden beklenmektedir fakat PKK’nın İran ve Suriye’deki uzantıları nedeniyle bu işte kullanılması da gündeme gelebilir. Barzani gibilerin destekte ayak sürtmeleri olasılığı karşısında buradaki PKK gibi alternatif güçlerin Barzani’ye karşı bir sopa olarak kullanılma hesabı da gözardı edilmemelidir. ABD’nin eğer diğer alternatifler tükenirse, PKK’yı burada kullanabileceği görülüyor. Bu açıdan Ankara, Tahran ve Şam üzerindeki hesapların yapılışında bir denge politikası izlemeye çalışmaktadır Washington yönetimi.

İRA VE ETA BENZERİ BİR SÜREÇ YAŞANACAK

Washington’un hegemonya yarışında Londra’nın desteğine ihtiyaç duyması ve desteği alması karşılığında IRA’nın tasfiye sürecine sokulduğu, benzer bir sürecin AB içindeki Madrid’e sağlanarak ETA konusunda yaşanmış olduğu açıktır. Washington açısından, benzer bir gerekçe doğması ve bunun Ankara tarafından Washington’un bölgesel hesaplarına uygun değerlendirilebilmesi koşuluyla PKK’nın da benzer bir sürece sokulacağı mesajı atanan koordinatör aracılığıyla gelecektir.

AÇIK TAVIR ALINMAMASI FELAKETE NEDEN OLUYOR

Bunun temelinde ise ilişkilerde yıkıcı faaliyetleri de dışlamayan emperyal merkezlerle müttefik ilişkilerinin sorgulanmaması ve açık tavır alınmaması yatmaktadır. Emperyalizmle tavizkâr bir ilişki sürecine giren ve onlardan medet uman yönetimler sonunda emperyalizmin ilk hedefi haline gelirler. Saddam’ın işbirliği hem kendisini hem de ülkesini felakete sürüklemiştir. İran devrimi sonrası İran şahına ABD’ye girme izni verilmediği hatırlanmalıdır.

 

 

Categories: Haber

LÜBNAN NEREYE?

Kasım 2, 2006 Yorum yapın

Suriye yönetimi Lübnan’da kendisine yakın durmayan gruplara karşı değişik gruplan kullanarak Lübnan’da etkinliğini sürdürmeye çalıştı.

Lübnan iç savaşında başlangıçta FKÖ ve Lübnan Ulusal Hareketi’ni destekleyen Suriye, sol örgütlenmelere karşı savaşı kaybetme eğilimine giren Hıristiyan Maronilere destek vermişti. Suriye askeri birlikleri Maroni liderliğinin de talebiyle Lübnan’daki iç savaşa müdahale etmesi için çağrılmıştı. Suriye, grupların kendisine zarar verecek şekilde güçlenmesini engelleme amacındaydı.

İç savaş başladıktan bir süre sonra işler Hıristiyan liderler açısından yoluna girince Suriye birliklerine ihtiyaç olmadığı gerekçesiyle askerlerin çekilmesi istendi. Suriye bu durumda yeniden taraf değiştirdi. 1982’deki İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında da Emel örgütünü ve Dürzü milisleri desteklemişti.

1975’te Nebih Berri’nin kurduğu Emel örgütünün güneyde İsrail’e karşı direnişte çekinceli davranması sonucu Şii toplumuna öncülük etmede öne çıkan Hizbullah’ı desteklemiş ols ada Şubat 1 987’de Emel ile Hizbullah arasındaki çatışmada Emel örgütünün yanında yer almayı çıkarlarına uygun görmüş, Iran’ın araya girmesiyle Mayıs 1 988’de atışma durmuştu.

1989 Taif antlaşması ile birlikte 14 yıllık iç savaş sona ermişti. Suriye 35 bin civarındaki askeri varlığıyla Lübnan politikasını yönlendirmeyi sürdürdü. İsrail 2000 yılında 18 yıllık bir işgalden sonra güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmıştı. Lübnan yeniden ya pılanma sürecine girmiştiki Şubat 2005’te Refik Hariri öldürüldü. Hariri’nin öldürülmesinden Suriye sorumlu tutuldu ve Batı’nın ortak baskısı sonucu ne olduğu anlaşılamadan arkasında Sovyetler gibi bir güç bulunmayan Suriye askerlerini Lübnan’dan çekti. Fakat bir sorun vardı bu süreci başlatanlar için. Mecliste de temsil edilen ve Suriye ve Iranla yakın ilişki içinde olan Hizbullah silahlı birlikleriyle Lübnan’da önemli bir güç olmayı sürdürüyordu. Lübnan’ın yeni Ortadoğu’da kimler tarafından kontrol edileceği belirsizdi.

Washington 1. Dünya Savaşıyla çizilen sınırlardan memnun değildi ve kendisine uygun düzenlemeler yapacaktı. Lübnan burada Doğu Akdeniz’den Asya’ya açılan bir kapı olarak son derece önemliydi. Hizbullah buna engeldi. Hizbullah’ın silahsızlandırılması süreci dayatılmaya çalışılıyor. Bu süreçte, ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın açıklamaları da dikkate alınırsa, Büyük Ortadoğu Projesi coğrafyasının bu kesiminde öncelikli bazı düzenlemeler yapılması olasılığı yüksek. Lübnan’da Batı’nın korumasında Hıristiyanlar için güvenli bir bölge oluşturulması da gündeme gelebilir Bu bölge Kuzey Irak takı Kürt bölgesine benzer bir süreçte oluşturulabilir. Bu da Ortadoğu’da son derece önemli bir gelişmeye yol açabilir. Washington’un korumasında Hıristiyan bir devletin, özellikle Lübnan’da güçlerini Müslüman çoğunluğu kaybetmekten korkan ve Müslümanlar yüzünden saldırılara ve iç savaşlara maruz kaldıklarını düşünen Hıristiyanlar tarafından çoğunlukla olumlu karşılanacağı açıktır. 30.06.2006

Categories: Haber
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.