Arşiv

Archive for the ‘Bilim’ Category

Saidi Kurdi (Saidi Nursi) kimdir?

Ocak 24, 2011 Yorum yapın

Türklük denen ummanı k..nla kirletemezsin Ali

Habervaktim yazarı Ali İlbey, geçtiğimiz günlerde Türkçülüğün teorisyenlerinden Nihal Atsız’ın Türk olmadığını iddia ederken, Said-i Nursi’nin ise “Müslüman Türklüğünün mihveri” ise olduğunu iddia ediyordu. Devamını oku…

Categories: Bilim, Tarih

Osmanlı’da oğlancılık

Ocak 23, 2011 Yorum yapın

Gelibolulu Mustafa Ali on altıncı yüzyılda yetişen Ünlü Osmanlı tarihçisi. 1541 Gelibolu’da doğdu. Küçük yaşta tahsile başlayıp yirmi yaşında medreseden mezun oldu. Devamını oku…

Categories: Bilim, Tarih

Fatih Sultan Mehmet bilime ve sanata önem veren müthiş bir hükümdardı.

Ocak 23, 2011 Yorum yapın

John Freely, Kanuni Sultan Süleyman sayesinde “meşhur oldu”. Tamam, bu biraz abartılı bir tespit. Ama “Muhteşem Yüzyıl” dizisi ve hakkındaki tartışmalar başladığından beri birçok gazete onun Osmanlı tarihi hakkındaki kitaplarından alıntılara ve görüşlerine yer veriyor. Devamını oku…

Categories: Bilim, Tarih

Farabi'de Tanrı kavramı

Mayıs 4, 2008 Yorum yapın

Dr. Aydın Topaloğlu

Türk Diyanet Vakfı İslam Araştırmalar Merkezi

Müslüman filozoflar, geleneksel inançlardan uzaklaştıkları ya da sadece Antik Yunan düşüncesini takip ettikleri gerekçesiyle zaman zaman küfürle ya da özgün olmamakla itham edilmişlerdir. Kaynakları ve gerekçeleri farklı da olsa her iki eleştiri biçiminin günümüzde de devam ettiği görülmektedir. Aralarında Kindi’ (800-873), Farabi (871-950) ve İbni Sina’nın da (980-1037) bulunduğu bu düşünürlerin Gazzali (1058-1111) gibi önde gelen bazı ilahiyatçılar tarafından dini kaygılarla eleştirilmesi(1) ya da T. J. De Boer (2) gibi Batılı bazı felsefe tarihçilerinin bu düşünürleri özgün bulmayışları İslam düşüncesi adına büyük bir talihsizlik olmuştur. Kendi kültürlerinde, İslami kaygılarla kıyasıya eleştirilen ve yerilen düşünürlerimiz, diğer yandan Hıristiyanlığın hakim olduğu skolastik felsefenin yüceltilmesi adına görmezlikten gelinmiştir. Her ki önyargılı yaklaşımın ne kadar tutarsız olduğunu, bizzat bu düşünürlerin kendi eserleri ve düşünceleri ortaya koymaktadır.(3) Farabi’nin Tanrı anlayışı da bu noktada karşımıza çıkan en güzel örneklerden biridir. Konuyla ilgili kanaatlerine bakıldığında Farabi’’nin, ne küfürle itham edilmeyi hak ettiğini ne de büyük değer verdiği Eski Yunan düşüncesinin esiri olmadığı görülecektir.

Farabi’nin Tanrı düşüncesi, sadece din felsefesiyle ilgili görüşlerinin değil, tüm sisteminin en temel unsurudur. Hatta Farabi felsefesinin Tanrı-merkezli bir özellik arz ettiğini de söyleyebiliriz. Çünkü Farabi’ye göre, içerisinde yaşadığımız varlıklar aleminin en temel açıklaması ancak Tanrı’yla mümkün olacaktı. Kendi başına varolamayan, diğer bir deyişie varolmasaydı da herhangi bir şeyi değişmeyeceği veya eksik kalmayacağı varlığımızla ilgili düşüncelere daldığımızda, varlığının zorunlu olduğu, dahası yokluğunu düşünemeyeceğimiz bir ilk varlık fikrine ulaşırız. Varlığı olabilir ve sonlu (ölümlü) olanın arkasında, varlığı olasılıklara dayanmayan ve gelip geçi olmayan bir üstün varlığı düşünürüz. Sonlu olandan sonsuza, değişenden değişmeyene, hareket halinde olandan hareket etmeyene, her gün gelişenden değişime ve olgunlaşmaya ihtiyaç duymayana varırız.

Maddi dünyaya ve bu dünyanın yasalarına sıkışmış olandan, böyle bir kategoriye mahküm olmayana (maddeden bağımsız olana), eksik olandan yetkin olana, gücü ve yetkileri sınırlı olandan gücü ve yetkisi sınırsız olana, varlığını bir başkasına borçlu olandan, varlığı kendinden olana gideriz. Sonuç itibarıyla varlığımızdan ve varlık dünyamızdan diğer bir deyişle, aklımızın ulaştığı en genel kavram olan ‘varlık”tan hareketle bu varlığın ilk kaynağına, yani en kutsal kavrama, “Tanrı”ya ulaşırız.(4) maddi dünyada bulunan ve maddi kategorilerle düşünebilen bizlerin. maddeden bağımsız ve sonsuz olarak tasavvur edilen üstün varlığı olduğu gibi kavraması, tam anlamıyla bilmesi ve sınırlı dağarcığına sığdırması mümkün olmayacaktır. Böyle bir bilme çabası doğal olmakla birlikte bu üstün varlığın sınırsız yetkinliği ve sonsuzluğu karşısında zihnimiz tıpkı güneşin gözleri kamaştırması gibi, şaşkınlık yaşayacaktır.(5) Bilebileceğimiz tek şey, onun ne olduğundan ziyade varlığının apaçıklığı ve zorunluluğu olacaktır. Çünkü mahiyetini tam olarak bilemesek de, O’nun varlığı kendinden olup, kendisinden başka ve kendinden daha eksik herhangi bir kanıtın desteğine ihtiyaç duymayacaktır. Mükemmel olan, eksik olan için örneklik ve kanıtlık teşkil eder. İçinde bulunduğumuz sonlu varlık alemi, O’nun varlığına kanıt olmayıp, bizzatihi Mükemmel Varlık’ın kendisi bu alemin gerçekliği için bir kanıttır(6)

Varlık alemindeki nedensellik ilişkisi

Tanrı sayesinde hayat bulan, bir fikir veya olasılık olmaktan çıkarak gerçek bir varlık olarak vücut bulan bu alemde nedensellik esastır. Varlığı için herhangi bir nedene ihtiyaç duymayan tek varlık, Tanrı’nın kendisidir. İçinde bulunduğumuz somut varlıklar aleminde ise hiçbir varlık kendi başına varlık düzeyine çıkamaz. Her nesne, var olma şartlarına kavuşmak zorundadır. Sadece biçim ve öz itibariyle değil, amaç ve araç bakımından da nesneler bir başkasına muhtaçtır. Doğanın yasası bu şekilde kurulmuştur. Ancak varlık alemindeki bu nedensellik ilişkisini sonsuz sayıda düşünmemiz de imkansızdır. Nasıl ki her hareketin arkasında o harekete ivme ve gerçeklik kazandıran bir sebep varsa, dün varolmayıp, bugün gerçek olan ve bir süre sonra da gerçekliğini yitirecek olan topyekün varlık dünyamızın arkasında da bir ilk sebep olmalıdır. Nesneler dünyasındaki sebeplilik gibi tüm varlığın arkasında da benzeri bir sebeplilik bulunmalıdır. Tek parça halindeki maddi sebeplilik sadece nesnelerin belirli, sınırlı ve sonlu ilişkileri için yeterli olabilir, ancak bunlar bütün evrenin oluşumu ve devamı için yeterli olmayacaktır. Bu noktada Tanrı varlıklar aleminin ilk sebebidir.(7) O, varolan her şeyin kendisiyle yaşam bulduğu ve gerçeklik kazandığı kaynaktır. Şayet nesneler dünyasında kendi başına varolan ve yaşamı için kendi gücü dışında hiçbir şeye gereksinim duymayan varlıklara tanık olsaydık, Farabi’nin bu çıkarsamasını görmezlikten gelebilecektik. Ancak durumun böyle olmadığı, yani kendinde varolan ve yaşamını devam ettirebilen sonsuz ve yetkm nesneler göremediğimiz için bı.i sonlu ve değişken nesnelerin arkasında bir ilk sebebin varlığını düşünmek kaçınılmaz olacaktır. Yine Tanrı’nın ilk sebep oluşu sadece varoluş aşamamızda değil varlığımızın şekillenmesi ve devamı aşamasında da geçerlidir. Ayrıca O’nun ilk oluşu sadece varlık vermeyle sınırlı değildir. 0 sadece ilk sebep değil, bütün varlığın ilk kaynağı ve ilk ilkesidir de. Yine bütün varlığın ilk cevheri (töz) ve ilk gerçeğidir. Bütün varlıklardaki aşkın ve sevginin ilk kaynağı, düzen sağlayıcısı ve bu düzenin de devam ettirenidir.

Tanrı, sonsuz bir varlıktır.(8) Varlığı ve sonsuzluğu için de bir neden bulunmamaktadır. Maddi varlıklar için söz konusu olan sebeplilik (nedensellik), başlangıç veya sonluluk gibi durumlardan Tanrı için söz edilemez. Şayet Tanrı için de bir neden, araç, başlangıç veya sondan söz edilecek olunursa, bu bir anlamda onu eksik, değişken ve sonlu maddi varlıklarla bir tutmak olacaktır. Halbuki o maddi varlıklar için esas olan, bu tür niteliklerin ötesindedir. Nesneler tanrısal niteliklerden yoksun olduğu gibi Tanrı da nesnelerde görülen sınırlı, eksik, sonlu ve arızalı niteliklerin çok uzağındadır.

Tanrı özü itibariyle yalın (basit)(9) olup, sonlu varlıkların doğasında görüldüğü gibi pek çok unsurun oluşumu ve bileşimi gibi durumlardan uzaktır. Doğasında ister metafiziksel ister fiziksel olsun herhangi bir terkip (composition) bulunmamaktadır. Yani nesnelerde görülen varlık ve öz ayrımı O’nun için söz konusu değildir.(10)

Farabi Tanrı ile nesneler dünyası arasında çok kesin bir ayrım yapmakta ve birbirlerinin sınırlarını iyice çizmektedir. Varlığı apaçık olan Tanrı’nın ne olduğunu bilme ve anlama çabasında, onun sonlu varlıklarla karşılaştırılması ve Tanrı’nın Tanrı olması bakımından mutlak bir biçimde sonlu varlıkların özelliklerinden uzak olduğunun vurgulanması, Tanrı hakkındaki en temel bilgilendirici yöntemin esaslarını bize vermektedir. Bir anlamda Tanrı’nın nasıl bir varlık olduğunu bilmek istediğimizde onun ne olmadığını veya ne olamayacağını bilmemiz gerekir. Kuramsal, fiziksel ve kimyasal bileşimlerin sonucu hayat bulan nesnelerde bu bileşimlerin herhangi biri kaybolduğunda veya eksik olduğunda o nesnenin gerçekliğinden söz edilemeyecektir. Nesnelerdeki bu bileşimlerin ilk yasalarını belirleyen ve birbirlerinin sebebi kılan Tanrı’nın kendisi doğal olarak bu bileşimlerin konusu olamazdı. Nasıl ki bir terkibin sonucunda varolan bir nesnenin kutsallığından veya Tanrılık olasılığından söz edilemiyorsa, Tanrı’nın da Tanrı olması bakımından özü ve varlığı bakımından bu nesnelerden farklı olduğu ve onlara hiç benzemediği, kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu noktadaTanrı’nın nesneler dünyasına kıyasla eşsizliği, biricikliği, yalınlığı, başkalığı aşkınlığı ve mutlaklığı apaçık ortadadır. Bu da bizlere Tanrı’nın tek olduğunu göstermektedir.(11)

Doğasında bileşen unsurların olmayışı, ve yine varlığında herhangi bir terkipten söz edilemeyişi açısından da Tanrı tektir. Nesneler dünyasında böyle bir varlıktan söz etmek imkansızdır. Çünkü varlığı kendinde olmayan ve bir başka‘sından hayat bulan maddi varlıklar için terkip esastır ve doğalarında, parçaların bütünleşmesi veya ayrımlaşması yaşamsal öneme sahiptir. Ancak Tanrı kendine özgü bir varlıktır. Bu anlamda Tanrı’nın bir benzerinden veya denginden söz etmek de imkansızdır. Onun için maddi dünyamızda görmüş olduğumuz sınırlardan, gereksinimlerden, koşullardan, karşıtlıklardan,benzerliklerden, çelişkilerden veya kıyaslamalardan onun için söz edilemez.(12)

Tanrı, en yetkin (en mükemmel) varlıktır.(13) Mükemmelliği nesneler dünyamızda gözlemlenen kıyaslanabilir bir yetkinlik, iyilik ve olgunluk olmayıp, kendi özünde ve varlığın da tam (eksiksiz) oluşu, hiçbir şeye benzemeyişi ve mutlak farklılığındadır. Nesneler dünyasındaki hiçbir varlığın onunla kıyaslanması da mümkün değildir. Nesneler sadece ondan alabildikleri ve yararlanabildikleri kadar mükemmellik taşırlar ve onunla yaşam bulurlar. Sınırlı yetkinlikleri de ancak ondan kazanabildikleri yetkinliklerden ibarettir. Yetkinlikte ve üstünlükte hiçbir şeyin kendisiyle kıyaslanamayacağı Tanrı, doğal olarak en Yüce Varlıktır. Tanrı’nın yüceliği, yetkinliği ve kendine yeterliği bir anlamda olağanüstülükte, güzellikte ve cevherinde tam oluşu, hiçbir eksiğinin bulunmayışı demektir. Bu açılardan da tamamen gerçek ve faal olan Tanrı için yetersizlikten, kusurdan, olasılıktan veya yokluktan söz edilemez.(14)

Tanrı bilgisinin bölünmezliği

Tanrı’nın yetkinliği başta kendi doğası olmak üzere tüm nesneler dünyasıyla ilgili mutlak bilgisini, iradesini ve iyiliğini de içermektedir. Çünkü o Bilge’dir. Bilgeliği kendisini (en yetkin varlığı) en güzel bir biçimde bilmesidir. Bilgisinde bir bölünme veya suje-obje ilişkisi söz konusu değildir. Suje de obje de kendisidir. Böyle olunca bilgi de kendisidir.(15) Özünde, doğasında veya varlığında yetkinlikler bakımında da bir terkip, derecelenme veya ayrımlaşma söz konusu olmadığı için bilen, bilinen ve bilginin kendisi de yine Tanrı’dır. Bilgisi, maddi dünyanın koşulları na ve zaman-mekan ilişkisine bağımlı değildir. Tanrı’nın kendi özünü bilmesi, bir anlamda bilginin bizatihi kendisi olması, aynı zamanda varlığını ondan alan bütün her şeyi bilmesi ve idrak etmesi demektir Tanrı’nın nesneleri bilmesi ve idraki de doğal olarak onların yaşam bulması, yokluktan varlığa geçişleridir (Sudür).(16) Kendi özünü bilen Tanrı’nın mutlak iyiliği ve güzelliği, kendisiyle hayat bulan varlıklarda ortaya çıkar ve o varlıklarda yaşama şansına sahip olur.(17) Tanrı’nın bilgisi doğrudan akli bir varlık olmasıyla ilişkilidir. Yine bilgisinde olduğu gibi akletmesinde de suje ve obje kendisidir. Diğer bir deyişle akleden, akledilen ve dolayısıyla aklın kendisi de bizatihi O’dur.(18)

Tanrı, irade sahibidir.(19) radesi kendi özünü ve varlığını arzulamasıdır. irade etmesi, kendisi açısından herhangi bir şeye ihtiyacı olması ve o şeyi edinmesi anlamında olmayıp, varlığını kendine borçlu olan ve onunla yaşam bulan nesnelerin kendisini bilmesi ve irade etmesi dolayısıyla vücut bulmasıdır. Tanrı, mutlak güç sahibidir. Nesneler için söz konusu olan, ihtiyaç içinde olma veya yüceltilme onun için söz konusu değildir.

Tanrı ve mutlak iyilik

Tanrı’nın yetkinliğinin bir diğer boyutu da mutlak iyi olmasıdır.(20) Bir nesnenin yetkinlik derecesince kendi iyiliğini arzulaması, olumsuzluklardan ve eksikliklerden uzaklaşarak iyilikte zirveye varması doğal bir süreçtir. Mutlak yetkin ve faal olan Tanrı da doğal olarak iyi olma da en üstündür ve bu üstünlüğü de nesnelerle kıyaslanmayacak derecededir. Varlığını ondan kazanan nesneler ise güçleri nispetince Tanrı’nın bu iyiliğinde istifade etmişlerdir. Nesnelerde görülen bazı olumsuzluklar ve hayırdan yoksun olma durumu, onların maddi varlık oluşlarından ve maddenin doğasındaki olumsuzluklara sahip olmalarındandır. Bununla birlikte Tanrı, kendisiyle hayat bulan ve yokluktan varlığa geçiş yapan her nesneye ihtiyacı olan hayrı vermiş ve bu anlamda her nesneyle eşit bir biçimde varlığını ve güzelliklerini paylaşmıştır. Varlığımız ve doğamızdaki güzellikler de bu paylaşımın ve yansımanın sonucudur. Bu durumda bizlere Tanrı’nın adil olduğunu göstermektedir.(21)

Nesnelerin kendisiyle yaşam bulduğu ve güzelliklerini paylaştığı Tanrı’nın kendisi de tabiatıyla en güzel varlıktır.(22) Güzelliklerin, muhteşemliklerin her çeşidine sahiptir. Kerim ve cömert olandır. Bütün varlığın ondan yaşam bulması ve yok iken varlık dünyasına geçiş yapması, onun cömertliğinin, ikramının ve güzelliğinin kanıtıdır. Bütün varlık dünyasının tek kaynağıdır. Her şeyin ilk kaynağı ve varlık verenidir. Her şey onunla gün ışığına çıkar ve yaşama başlar.(23) Onunla düzen bulur ve düzenli bir yaşam sürer. Yine her şey onun bilgisiyle yaşamını devam ettirir ve onun bilgisiyle ebedileşir, ölümsüzleşir.

Ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız Farabi’nin Tanrı düşüncesi bir yandan soyutlama ve olumsuzlamalarla (ne olmadığını ifade etmekle), diğer yandan da niteleme ve olumlamalarla (ne olduğunu belirlemelerle) doludur. Bunda Farabi’nin Tanrı anlayışındaki İslami kültürün yanında, henüz 9. yüzyıl gibi erken bir dönemde tercümeler vasıtasıyla İslam kültürüne giren Antik Yunan düşüncesinin ve bu anlamda Aristoteles, Eflatun ve Yeni Eflatunculuk felsefelerinin önemli bir rolü vardır. Farabi’nin dikkat çeken yönü, bu düşünceleri güzel bir biçimde harmanlayıp, uzlaştırması ve son derece soyut bir kavram olan Tanrı düşüncesini, devrinin dini, felsefi ve ilmi birikimi ışığında ortaya koymaya çalışmasıdır. Farabi’nin bu düşünceleri kendisinden sonra gelen bir diğer önemli İslam düşünürü İbni Sina tarafından işlenmiş ve onun eserleri aracılığı ile Batı skolastisizmini özellikle St. Thomas Aquinas’ı doğrudan etkilemiştir.

Biçimsel düşünüldüğünde Farabi’nin konuyla ilgili düşünceleri ne tamamen Aristotelesçi, ne tamamen Eflatuncu, ne de tamamen İslamidir. Belki hepsinin bir karışımıdır. Bu da bir olumsuzluk değil aksine bilge bir insanın yapabileceği denemedir. Evrensel bir tema olan Tanrı düşüncesini, yine evrensel düşündüğü bilgiler ve düşünceler ışığında anlama ve anlatma çabasıdır. Bazı noktaları, özellikle ilk sebepten varlıkların oluşumuyla ilgili ileri sürdüğü südur teorisi ve bununla ilgili akıllar ve felekler düşüncesi, günümüz bilgi ve birikimi ışığında tekrar değerlendirilebilir. Ancak bu metafiziksel düzlemde Farabi’nin kendince denemeye çalıştığı gibi teoloji, kozmoloji ve psikoloji arasında daha anlaşılabilir bir dil kullanarak, daha ikna edici tutarlı bir açıklama yapmakla mümkün olabilecektir. Bu açıdan Farabi’nin düşüncelerine, somut ve sembolik anlatımıyla insanları iyiliğe çağıran, dini inançlarla, rasyonel tutumuyla bilgeliği öne çıkaran felsefenin ve varlık dünyamızı açıklamaya çalışan devrin kozmolojisinin buluşmasıdır denilebilir. FrbT’yi değerlendirirken de onu devrinin bu dini, felsefi ve ilmi kültürü ışığında düşünmek daha isabetli olacaktır. Farklı kaynakları ve düşünceleri, “Hakikat tektir” ilkesiyle önyargısız bir biçimde bir potada eritmeye çalışan Farabi’ de bu bilgece tutumu fazlasıyla hak etmektedir.

DİPNOTLAR

1) Gazzali bu amaçla Tehafütü’l_Fe!asife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı eserini yazmış ve 20 nokta felsefe aleyhindeki düşüncelerini sıralamıştır. Üç konuda da filozofların küfre düştüğünü iddia etmiştir. Detaylı bilgiler ve tartışmalar için bkz. Gazzali, Tehafütü’l_Fe!asife (Filozofların Tutarsızlığı) Çev:, Bekir Karlığa, İstanbul 1981.

2)T J. De Boer de yazmış olduğu The History of Phiosophy in İslam (çeviri: Edward R. Jones- Ne Delhi 1983) adlı eserinde (s.28-29) İslam düşüncesinin Yunan düşüncesinden tercüme edilen eserin bir karışımı olduğunu yeni bir şey ortaya koymadığını ileri sürmüştür.

3)İslam düşüncesinin özgünlüğü ile ilgili olarak yararlı bilgiler için bkz. Ahmet Arslan, İslam Felsefesi Uzerine, Vadi Yayınları, Ankara 1996, s.9-45.

4)Farabi, “Risala fi ma Yanbagi an Yukaddima QabDa’l-Falsafa’ Al-Macmü ed. Ahmad Naci Camali Egypt 1907, s. 57-64

5)Farabi Mabdı’Ara’Ahl al-Madina al-Fadila, ed Richard Waizer (Al-Farabi on the Perfect State:Abu Nasr al-Farabi’s Mabadi’ ara ahl al-Madina al-fadila), Clarendon Press, Oxford 1985, s.79
6) Farabi ‘Uyünü’l-mesa’il” (The Book of the Enumeration of the Sciences), Al-Macmu ed. Ahmad Naci Camali, Egypt 1907, s.66-67

7)Farabi, “Uyünü’l-Mesa’il”, s.66-67; aI-Madina al Fadila, s. 56; Al-Siyasa al-Madaniyya, Beiruf 1993 , s.42

8)Farabi Al-Madina al-Fadila, s.56.
9 Tanrının basitliği konusu için bkz. Mehmet Rençber, “Farabi ve Tanrı’nın Basitliği Meselesi’
Uluslararası Farabi Sempozyumu Bildirileri Ankara 2005, s.213-227
10) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.60
11) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.62.
12) Farabi Al-Madina al-Fadila, .94.
13) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.56,
14)Farabi Al-Madina al-Fadila, s.56.
15) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.72.
16) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.89.
17) Bu noktada F,arabi’nin teolojisiyle kozmolojisi ve fiziği arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır. Yani Tanrı ‘nın kendi bilgisinden dolayı ilk aklın orta çıkması bu aklın kendini ve Tanrı’yı bilmesi nedeniyle diğer akıllar zincirinin oluşumuna aracılık etmesi maddeye bulaşmamış bu akıllardan feleklerin oluşu mu, 10. akıldan yani nesnelere form veren faal akıldan itibaren, kozmosun ve ardından fiziki dünyanın şekillenmesi, akıl silsilesinin insana geçmesi v.s, Sonuç itibariyle bu hiyerarşik yapılanmanın tek kaynağı Tanrı’dır. Tanrı’nın adil oluşu, cömertliği ve sevgisi bu hiyerarşinin oluşumunda esastır. Herhangi bir ahenksizik veya kaos bulunmaz.
18) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.77-79.
19) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.67.
20) Farabi “Uyünü’l-mesa’il’ s.67.
21) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.96.
22) Farabi Al-Siyasa al-Madaniyya, s.46.
23) Farabi Al-Madina al-Fadila, s.89.

Bilim Ütopya Dergisi Sayı 154 Nisan 2007 sayfa 25,26,27 ve 28

İslam Rönesans'ı ya da Farabicilik çağını açan Türk Filozofu:Farabi

Mayıs 4, 2008 Yorum yapın

Doç. Dr. Şahin FİLİZ

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslam Felsefesi Anabilim Dalı

İslam Rönesans’ı ya da Farabicilk Çağı’nı açan Türk Filozofu:Farabi

Ortaçağ Latince metinlerde ve eserlerde “Alfarabius” ya da “Avennasar” diye bilinen meşhur Türk filozofu Farabi’nin tam adı, Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluk’tur. Farabi, İslam felsefesinin en güçlü filozoflarındandır. “İlk Muallim” (öğretici) Aristo’dan sonra, “İkinci Muallim” unvanıyla tanınmış; felsefe ve düşünce tarihinde bu unvanla anılmıştır.(1)

Ebu Yusuf Yakup bin İshak el-Kindi (795-870) “İlk Arap Filozof” olarak adlandırılırken Farabi de, ondan sonra, “ilk Türk Filozof” diye bilinmiştir. Farabi Maveraünnehr bölgesinde Farab umm Vesic köyünde yaklaşık 870 yılında dünyaya gelmiştir.(2) Yaklaşık olarak diyoruz, çünkü doğum tarihi genelde 870 olarak kabul edilmektedir. Ayrıca onun doğum tarihinin 871, 872, 873, 874 gibi farklı tarihler olduğunu söyleyenler de vardır. Doğum tarihi vefat tarihinden hareketle tespit edilmiştir. Ölüm tarihi ise kesin olarak bilinmektedir. 0, 950’de Recep ayının bir Cuma günü ölmüştür. Farabi öldüğünde seksen yaşlarında idi.(3)

Babasının bir Türk olduğu ve bir kumandan olarak görev yaptığı hususu neredeyse kesin bir bilgi olarak elimizdedir. Farabi’nin Türk olduğu yönündeki kanıtlar, bu iddialardan çok daha sağlamdır. Zaten en tercih edilen görüş de onun Türk olduğu şeklindedir. İsmindeki Tarhan ya da Tarkan ifadesi ile onun Türklere ait külah ve abayı sürekli giymesi Türklüğüne yeterli kanıtlardandır.(4) Farabi’nin milliyeti üzerinde durmak ve onun Türk olduğu hakikatini vurgulamak, bir filozofun düşünce sisteminin köklerini ve fikirlerinin kültürel temellerini iyi ve isabetli kavramak bakımından fevkalade önemlidir.

Eğitimi
Filozofumuz ilköğrenimine doğduğu yer olan Vesic’te başlamıştır. Suriye’ye yerleşmeden önce Horasan’da okumuş, bir süre Merv’de tahsil görmüş sonra da Bağdat’ta eğitimine devam etmiştir. Farabi,Şam’da da tahsil görmüş, gündüzleri bahçıvanlık yapmış, geceleri de kendini felsefe okumaya vermiştir. Bağdat’ta Aristoteles mantığının üstadı olarak bilinen Ebu Bişr Metta bin Yunus’tan 932 ve 942 yılları arasında mantık dersleri almıştır. Akabinde Horasan’a giderek,Hristiyan bilgin Yuhanna bin Haylan’la tanışmış ve ondan aldığı dersler sayesinde mantık ve felsefe hakkındaki birikimini ve eğitimini ilerletmiştir. Tekrar Bağdat’a dönen Farabi, Aristotoles ve Eflatun’un (Platon) kitaplarını incelemiş ve çeşitli eserler yazmıştır.
Mısır’a da giden filozofumuz, bir müddet orada a kalmış, oradan tekrar Halep’e dönmüştür. Şam ve Halep bölgesinin sultanı olan Seyfüddevle’nin himayesine, iltfat ve iyiliklerine layık görülmüş, kendisine tahsis edilen günlük dört dirhemle yetinerek zahidane bir yaşam sürmüş ve da seksen yaşındayken vefat etmiştir Seyfuddevle’nin yakın ilgi ve ihsanına sahip olması ona, meşhur şair Mütenebbi’nin şiirlerinde ölümsüzleşen Hamdani sultanının sarayının üyeliği imkanını beraberinde getirmiştir.(5)

Genel olarak görüşleri

Daha çok felsefe alanıyla ilgilenmiş ve Flozof olarak isim yapmış olmasına rağmen, Farabi, doğal olarak felsefenin doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili bulundığu öteki alanlarda da neredeyse söz sahibi olacak kadar kendini yetiştirmiştir. Matematik ve tıp bunlardan sadece ikisidir. Her ne kadar tıbbi alanda pratik yapmamışsa da tıp bilgisi etraflı ve derindir. Musiki tahsili, hem pratik hem de teorik bakımdan Farabi’nin gerçek üstad sayıldığı bir bilim dalıdır.(6) Daha doğrusu Farabi felsefe, matematik, musiki,mantık, kimya ve tıp eğitimi görmüştür. Türk musikisinde meşhur ud enstrümanının mucidi Farabi’dir. Kendisi zamanda mükemmel bir udidir.(7)

İslam literatüründeki adı kelam olan Teoloji, Farabi’nin felsefesinde sadece yöntem bakımından felsefeden ayrı tutultuştur. İkisi arasındaki ayırım, yapısal olmaktan çok yöntemseldir. Farabi felsefe ile teolojiyi ayırdı demek, eğer, yöntemleri bakımından sınırlarını belirlemekse, isabetli bir görüş olur. Aksi halde,İlkçağ Yunan felsefesi hariç tutulacak olursa, konusu, kalkış noktası ve vardığı sonuçlar bakımından hiçbir felsefe sistemi teolojiden uzak, teolojisiz bir felsefe değildir. Özellikle İslam teolojisi, Farabi’nin bütün felsefe eserlerinde en önemli konuların kaynağı olarak temel alınmıştır. Dahası Farabi, din ile felsefeyi uzlaştırma gayesiyle Eflatun ile Aristoteles’in felsefesini karşılaştırarak ortak felsefi düşünceye sahip olduklarını kanıtlamaya çalışmıştır.

Bağdat Okulu, Arap dünyasında İskenderiye’nin felsefi ve tıbbi geleneğinin önde gelen mirasçısı olduğu için, Farabi’nin bu okulla bağlantısı, İslam dünyasını Grek felsefesiyle temasa geçiren ilk hat olmuştur. İbn Ebi Usaybia’nın naklettiğine bakılırsa gramerci İbn Serrac’a mantık öğretmiş; bunun karşılığında ondan Arapça grameri dersi almıştır.(8)

Farabi, maddelerle ilgilenen öğrenmenin iki dalının da (Doğal Yasalar ve Ahlaki Yasalar) aynı kaynaktan, Allah’tan çıktığına kanaat getirdi. Her ikisinin de tek ve aynı hakikatin kısımları olması gerektiğini, bununla birlikte değerlendirme şekillerinin değişik olabileceğini iddia etti. Şeriat ve felsefenin üzerinde çalıştıkları malzemede olduğu kadar gaye ve hedefte de bir oldukları sonucuna vardı çünkü her ikisi de ilgilerini aynı hakikat yani Allah’ın yarattıkları ve düzeni üzerinde toplamaktaydı.(9) Din ile felsefeyi aynı hakikatin farklı yöntemlerle açıklanması olarak gören Farabi, eserlerinden bir kısmını bu tartışmaya ayırmıştır. Çağdaş araştırmacılardan George Makdisi,Farabi’yi “amatör bir hümanist” olarak görür.(10)

Farabi’nin hayatı hakkında daha sonraki biyografi yazarlarınca kaydedilen bir yığın anekdot varsa da bunların tarihsel doğruluğu kuşku götürmektedir.(11)

Zaman zaman özgün, bazen de eklektik görüşleriyle, fakat esas olarak Aristoteles mantığı üzerine şerhleri ve bağımsız araştırmalarıyla Grek mantık’ ve felsefesini kendi kültürüne başarıyla dönüştürmüş olan Farabi İslam felsefesini, felsefenin tüm problemlerine eğilerek müstakil ve kendine özgü, sistemi bir disiplin haline getirmiştir. Südur (Taşma, türüm/emanation) teorisinin sistemleştirilmesi de Farabi’nin felsefesi sayesindedir. Psikoloji ve bilgi teorisinde olduğu kadar, metafiziğinde de Aristoteles’ten etkilenmiş, ancak bir yandan da Eflatun’un Devlet ve Yasalarına dayanan siyaset felsefesini çağdaş, politik duruma büyük bir maharetle uygulayarak seçkinleşmiştir. Bununla birlikte onun felsefe açısından asıl büyük başarısı veya önemi, İslam kültüründe felsefeyi en yüksek zirveye taşımış olması felsefe ile İslam teolojisini yöntem olar birbirinden ayırmış olmasıdır.(12)

Farabi’ye göre mantık, saf felsefe için bir başlangıç ve hazırlıktır. Felsefe fizik ve metafizik olarak iki kısma ayrılır. Fizik, özel bilimleri kapsar. Metafizik, fizik felsefesi ve teorik felsefeden oluşur. Metafizik, etik ile ahlaki da içine alır.(13)

Farabi metafizik alanında sisteminibütün oluşların zorunlu temeli olarak Allah üzerine kurdu ve gnostik (irfani) rasta İslam’ın bu temel önermesinin tasdikini buldu. Gerçekliği, “zorunlu” ve “mümkün” şeklinde ikiye böldü. BunIarı da, “kendi başına zorunlu”, “kendi başına nedene bağlı”, yani varlığı bir başka şeye bağlı ve “henüz zorunlu olmayan tarzında gruplandırdı. Tanrı’yı birinci yani kendi başına zorunlu olanla ve gelecekte yaratılacaklar ile insanın fiillerini üçüncüyle, yani henüz zorunlu olmayan şeyle eşleştirdi.

Farabi ve Tanrı

Gazali, başta Farabi olmak üzere İbn Sina ve diğer bazı slam filozoflarını yirmi hususta eleştirmiş; özellikle üç noktada onları kafirlikle suçlamıştır. Bunlardan birisi hiç kuşkusuz onları “Tanrı’nın tikelleri bilemeyeceği” iddiasını öne sürmekle suçlamış olmasıdır. İslam düşünce tarihi boyunca hep Gazali’nin isabet ettiği (yani Farabi ve İbn Sina’nın kafirliğini haklı olarak tayin ettiği) öne sürülmüş; Gazali’nin haklılığı, filozofların haksızlığı vurgulanmıştır ve halen de aynı iddianın peşinden gidilmektedir. Oysa tam tersine, Gazali filozofları yanlış anlamış ya da hiç anlamamıştır. “Tanrı’nın tikelleri bilemeyeceği” diye nitelendirilen durumun ve anlatılmak istenilenin yanlış anlaşılması bir kenara, bu ifadenin kendisi, kasten bir saptırma eseridir. Farabi “Tanrı’nın bilemeyeceği” nden değil, “bilmekle uğraşmaya ihtiyacı olmadığından” söz etmektedir. Yani Tanrı, tikelleri bilmek ihtiyacında değildir ve O’nun bilmesi ve bilgisi, bizim bilmemiz ve bilgimizden çok farklıdır. O her şeyi külli/tümel olarak bilir. Enini-sonunu, evvelini-ahirini, başlangıcını-bitişini önceden, toptan ve eksiksiz bilir. Bu biliş komple bir bilişin egemenliğini ifade eder. Oysa bizim tikelleri bilmemiz, O’nun bu külli bilişiyle hiç karşılaştırılamaz. Çünkü biz insanlar, herhangi bir olayı, şeyi ya da genel olarak adlandıracaksak, bir objeyi, ancak ve sadece “tikel” koşulları içinde bilebilir ve kavrayabiliriz. Bilmeye çalıştığımız bir şeyin önünü bilsek, sonunu bilemeyebiliriz.
Farabi kendi senkretik (uzlaştırıcı) felsefesini İslam akidesiyle uzlaştırmayı amaçlamıştır. O, bir de ruh temizliğine çok önem vermiş ve felsefi düşüncesinin temeline bunu yerleştirmiştir. Başka bir ifadeyle İslam felsefesi tarihinde “rasyonel mistisizm”in ya da akılcı tasavvuf”un kurucusu olma unvanını hak etmektedir. Doğal ve manevi bilimlerde araştırmalar yapılırken, sonuçlara matematik ve mantık yoluyla varılmasını önerirdi. Felsefe bütün varlıkların bilimi olduğu için, varlığa ulaşan Tanrı’ya benzemiş olur. El Kindi de felsefeye “elden geldiğince Tanrı’ya benzemek” anlamını yüklerken, İslam mistiklerinin de tasavvufu, “Tanrı’nın ahlakıyla ahlaklanmak” diye tanımlamaları bir rastlantı değildir. Farabi’ye göre Burhan, gerçeği bulmak için bir yol olmaktan ibaret değil, bizzat gerçeğin kendisidir. Bu düşünce 12. yüzyıla kadar süren İslam düşünce geleneğinde mantık-varoluş bütünlüğünü ortaya koymaktadır.(14)

Farabi’nin fizik ve metafizik alanındaki felsefesi, tek bir amaca varıp bir bütün oluşturan üç bölümde incelenebilir: Ulühiyet (ilahlık/ilahilik), Akıl ve Peygamberlik Teorileri. Bunların amacı, Aristoteles felsefesini İslam inanç sistemiyle uzlaştırmaktır. Bu düşünüş tarzı da Farabi’nin buluşudur. Kendinden sonra gelenler aynı düşünceyi sürdürmekle yetinmişlerdir.
Metodu sonuçlamaya (istintac) dayanır. Akıl ve akıl yürütme (istidlal) yolunu tutar. Ancak tümüyle rasyonalist değildir. Matematik sonuçlamadan yola çıkarak Pythagoras ve Blaise Pascal gibi mistisizme ulaşır. Böylece başlangıçta akılcı ve mantıkçı “olan daha sonraları sistem olarak değil de bir ruh hali olarak değerlendirdiği mistik bir yöntemi benimsemiştir. Onun mistisizmi felsefi bir sistem çerçevesi içinde değildir. Farabi bütün maddi olayları manevi ve ruhi prensiplere indirgeyerek uzlaştırıcı bir doktrini (eclectisme spiritualisme) kurmaya çalışmıştır.(1 5)

Farabi’nin musiki alanındaki en önemli çalışmalarından Kitabu’l-Musiki”l-Kebir, Kitabun fi’l-Musiki ve el-Medhal fi’l-Musiki özellikle önemlidir. İlk eseri, daha 1930’larda üç ayrı Batı diline çevrilmiş bulunmaktadır.(16)

Farabi’nin kişilik yapısı

Farabi’nin kişilik yapısı diğer birçok filozof ve deha gibi, toplumsal yaşama yabancı ve kendi halinde bir profil çizmektedir. O, sakin, yalnız ve kendi köşesine çekilip yaşamaktan hoşlanan bir düşünürdü. Genelde hayatını, doğa ile baş başa geçirmek isteyen her düşünür gibi Farabi de çalışmaları ve öğrencilerinden başka arkadaş ve çevre edinmemiştir. Kendi fikirlerinin yüksek düzeyi ile halkın anlama düzeyi arasında uçurumlar olduğundan, sosyal çevre ile pek ilgilenmemiştir. Denginin olmaması ve konuşup anlaşabileceği kültürlü ve aydın kesimin azlığı onu kendi çalışmalarıyla baş başa kalmaya sevk etmiştir. Böyle bir ruh hali içinde olan Farabi felsefenin yanında şiirle de ilgilenmiş, yalnızlığını, Allah ile arasında şiirlerle köprü kurarak giderme yoluna gitmiştir. Özlü ve zahitçe yalvarış ve dualarıyla ilahi varlıktan yardım istemiş ve kendinden sonra gelenlere bazı mesajlar vermiştir. Kendini yalnızlığa iten nedenleri şu mısralarla dile getirmektedir(1 7): “Gördüm ki zaman dengesiz, sohbet faydasız / Her başkan da bezginlik, her başta bir sızı var. / Girip kendi evime, en iyisi şu dedim; / Şeref ve izzetimi korumakla yetindim. “(18)

Dünyevi yaşamın geçiciliği ve aldatıcılığını anlatarak ulvi aleme ve sufiyane yaşayışa meftun olduğunu şu şiirinde dile getiriyor: “Ey arkadaş!Asılsız şeylerin mekanını bırak, / Hakikatler ülkesinde olmaya bak / Ne ebedi bir yerdir bizim için bu dünya, /Ne de insan sıkışıp kalmalıdır buraya / Ne acele acele çöküp kalkan küre üzerine / Düşüvermiş çizgilerden başka neyiz / Küçüğün küçüğü bir söz yüzünden, / Öteki beriki ile kavga ederiz neden? /Bize göklerin ötesi yaraşır iken, /Bu merkezde sıkışıp kalmak neden?’(19)

Eserleri
Farabi, izlediği eklektik metodun doğal bir sonucu olarak döneminin her bilim dalı ile uğraşmış, hem sistematik hem de ansiklopedik bir düşünürdür. İ
hsau’l-Ulum adlı eserinde ilimleri beş grup altında toplar ve onları geniş bir şekilde açıklar. 9. yüzyıla kadar süren mantık çalışmaları 10. yüzyılda Farabi ile en yüksek zirveye ulaşır. Mantığın bazı bölümlerinde Aristoteles’ten ayrılarak en büyük mantıkçı unyanını almıştır.(20)Farabinin fizik, metafizik, siyaset ve mantığa katkıları, ona İslam filozofları arasında kuşkusuz üstün bir yer Sağlar. Özel olarak ilk felsefe tarihçilerinden biri tarafından Platon ve Aristoteles felsefesinin ustaca yorumu sebebiyle övülür. Bu iki eser, İlimlerin Sayım, ile birlikte Arapçadaki Aristotelesçilik ve Platonculuğa genel giriş mahiyetindeki eserlerin en kapsamlısı ve nitelik bakımından dönemin en üstün eserleridir.(21)

Metafizikte Aristoteles’e, pratik felsefede Platon’a dayanmakla birlikte her iki filozofun görüşlerini daha genel bir açıdan ele alan kitapları vardır. Teihisu Nevamisi Eflatun (Eflatun Kanunlarının Özeti), Felsefetu Eflatun (Eflatun Felsefesi) ve El-Cem’ Beyne Ra’yeyi’l-Hakimeyn (İki Filozofun Görüşlerinin Bağdaştırılması) bu türden eserlerdir.(22)

El-Cem Beyne Rayeyi’l-Hakimeyn:Farabi bu eserinde Platon ve öğrencisi Aristotelesin felsefesini karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Her iki filozofun kısa biyografileri yanında felsefe sistemlerini kısa ama genel çizgileriyle anlatır. Platon’un akledilir (akılla kavranan) alemi, mağara benzetmesi, ideler alemi, insani nefs ve varlık görüşlerinden söz eden Farabi, Platon’un Tanrı’yı en yüce varlık mertebesinde gördüğünü ve O’nun varlığını hareket ve kozmos vasıtasıyla kanıtladığını söyler. Ahlak, siyaset, erdem ve devlet şekilleri başlıklarıyla da Farabi, kendi anladığı bir Platon profili çizer.

Aristoteles’in felsefesi, hayatından başlanarak hareket, heyula ve suret, nefs, ilk muharrik, ahlak, siyaset başlıkları altında işlenir. Yeni Platonculuk, Plotinus hakkında bilgi verilerek açıklanır.
İhsau’l-Ulum: Farabi’nin Türkçemizde İlimlerin Sayımı diye bilinen bu eseri, ilimler ve onların kategorileri üzerine yazılmış bir eserdir. Farabi İhsa’da ilimleri beş ana kısım ve bunlara bağlı t.li bölümler halinde inceler: 1) Dil ilmi ve Bölümleri; 2) Mantık İlmi ve Bölümleri; 3) Öğretim İlimleri: Sayı, Matematik, Astronomi, Musiki, Ağırlık Birimleri ve Tedbir İlimleri; 4) Tabiat İlimleri, İlahiyat İlmi ve Bölümleri; 5) “Medeni” İlim ve Bölümleri:
Fıkıh ve Kelam İlimleri.

Ansiklopedik karakter taşıyan Ihsa, modern bilim dallarından bazılarını da içermektedir. Özellikle Sosyal Psikoloji (elİlm el-Medeni), sayılan ilimler arasında yer almaktadır. İlahi İlimleri uzun uzadıya incelemekte ve yöntem sorunları üzerinde durmaktadır. Gazali (ö.1111), Farabi’nin “İlahi İlim” adlandırmasına karşılık, “Şer’i İlim” kategorisini kullanacaktır.(23)

Kitabu’l-Huruf: Bugün “Dil Felsefesi” ve “Hermönötik”in karşılık gelebileceği analiz ve yaklaşımlara yer verdiği bu eserini FrbT, bablar halinde yazıya dökmüştür.(24)

Ta’likat: Farabi bu eserinde tüm varlıkların Tanrı’dan taşma yoluyla meydana geldiklerini anlatarak insani nefs ve çeşitleri, nefsin tanımı, akledilirler (akılla kavrananlar), sayı, birlik, varlık, felekler, yıldızların hareketi, varlığın birliği ve hakikat gibi birbiriyle ilişkili konuları eler. Konu çeşitliliği bakımından bu kitap da küçük bir ansiklopedi hüviyetindedir. (25)

Tahsllu’s-Saade: Mutluluğun Kazanılması olarak dilimize çevrilmiştir. Bu eserinde Farabi,mutluluk felsefesi üzerinde durmaktadır. Kitabın ilginç yanlarından bir diğeri de, İlimlerin Sayımı’nda yaptığı ilim tasnifinden farklı bir sınıflamayı burada ortaya koymuş olmasıdır. Buna göre ilimler iki ana başlıkta incelenmektedir: 1) Nazan (Teorik) İlimler:
Talimi İlimler (Riyaziye), Tabii İlimler, İlahiyat (Metafizik); 2) Ameli (Uygulamalı) ve Felsefi İlimler: Ahlak, Siyaset İlmi.

Medinetu’l-Fazıla: En meşhur eserleri arasında bulunan el-Fazıla, daha çok siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarını ilgilendiren bir eseridir.

Farabi’nin eserleri sadedinde zikrettiklerimizi tekrarlamadan, neşredilmiş kitap ve risalelerinden bazılarını şu şekilde sayabiliriz: Kitabu’l-Mille (Neşr. Muhsin mehdi, 2. Baskı, Beyrut 1985); Alsa!etu’t-Tenbih Ala sebili’s-Saade (A Critical Edition Prepared by Dr. Sahban Khalifad, Püblications of the Urıiversity of Jordan Department of Philosophy, Faculty of Arts, Jordan University, First Edition, Amman 1987); Fususu’l-Medeni (Fusul al-Madani, neşr. D.M. Dunlop, Cambridge 1961); Fusulun Müntezaa (Neşr. Fevzi en-Neccar, Beyrut 1971); Kitabu Siyaseti’l-Medeniyye (Neşr. Fevzi en-Neccar, Beyrut 1964).

Farabi’nin felsefesi

İslam felsefesinde sistemci ilk filozof olarak Farabi de kuşkusuz felsefesini, felsefenin temel problemleri olan varlık, bilgi, ahlak üzerindeki görüşleriyle kurmuştur.

Farabi’de bilginin en belirsiz biçimde bölünmesi, herhalde Kable Taallümi’l Felsefe (Felsefe Öğrenmeden Önce) derken kastettiği kitapların, ilke olarak alınmış olduğu bölme şeklidir. Kitaplar, ya parçalı (cüz’i), ya külli (bütünsel) veya ikisi arası olurlar. Cüz’i kitaplarda sadece bir tek amaç güdülür; bunlar risaleleri teşkil ederler. Külli kitapların bir kısmı, okunurken düşünülecek olan şeyleri içerirler. Kitapların bazısı felsefe öğretir. Felsefe öğretenlerin de genel ve özel olanları vardır. Özel olanların bir kısmı felsefe ilmini, bir kısmı ise felsefe yöntemlerini öğretir. Bir kısmı ilahi, bir kısmı tabii, bir kısmı ise matematik gibi konuları öğretir. İlimler genellik dereceleri bakımından ya cüz’i ya da külli olurlar. Cüz’i olanlar, bazı varlıkları ve bunların özelliklerini inceler.

Genel olan ilimlerin konuları, bütün varlıklarda genel olan şeyi inceler. İşte bu metafiziktir. Oysa İlimlerin Sayımı’nda ilimler beş bölüm halinde sayılmışlardır. Bunlar 1) Dil ilmi ve kısımları, 2) Mantık ilmi ve kısımları, 3) Matematik ilimler: sayı, hendese, menazır ilmi, matematik, astronomi, müzik, ağırlıklar ilmi, “hiyel” ilmi, 4) Tabii ilimler ve kısımları, ilahi ilimler ve kısımları, 5) Şehirler ilmi ve kısımları, fıkıh ve kelamdan ibarettir.
Farabi, nihayet “Tenbih”te, konusu insan tarafından yapılmış olmak veya olmamak, bir yarar gözetmek veya gözetmemek gibi bir ayırma ilkesine göre ilimleri veya felsefeyi yine teorik ve pratik olmak üzere ikiye ayırmaktadır. İnsan tarafından yapılmış olmayan konuların, bir yarar gözetilmeden incelenmesinden ibaret olan “teorik ilimler” veya “teorik felsefe” üç kısma ayrılır: matematik, tabiat ilmi, metafizik. İnsan tarafından yapılmış olan varlıkların bir yarar gözetilerek incelenmesinden ibaret olan “pratik (ameli) ilim” veya “pratik felsefe” ise “hulki sanat” ve “siyaset” olarak ikiye ayrılmaktadır.
İlimlerin Sayımı’nda sayılmış olan dil ilmi ve mantık, bu bölmede bir yana bırakılmıştır. Buradaki bölmede bulunan “İlahiyat”, “Metafizik” adıyla ortaya çıkmıştır.(26)

DİPNOTLAR
1) Encyclopedia of Islam, Leiden E.J. BrilI, 1980, Farabi Mad.
2) Friedrich Dieterici, AlFarabis Phiosophische Abhandlungen, Leiden-E.J. Brill, 1890, s.115-118.
3) İbrahim Hakkı Aydın, Farabi ’de Metafizik Düşünce, Bil Yayınları, 1sf. 2000, s.13-14.
4) Bkz. İbrahim Hakkı Aydın, Age., s.15.
5) George Makdisi, The Rise of Humanism in Classical Islam and Christian West, Edinburgh Un/versity Press 1990, s.250.
6) Bkz. Frederick Copleston, S.J., A History of Philosophy, Image Books, N. Y, 1962, yol. 11/214-215; lan Richard Netton, Al-Farabi and His School, Routledge 1991, s.1-8.
7) Bkz. Nejdet Durak, Aristoteles ve Farabi ’de Etik,
(Basılmamış Doktora Tezi), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2003, s.153.
8) Bkz. Ahmet Cevizci, Orta çağ Felsefesi Tarihi, Asa Y, Bursa 1999, s.101.
9) Bkz. Frederick Copleston, A History of Philosophy, s.214-2 15.
10) Deborah L. Black, Al-Frbi, s.178 (History of lslamic Philosophy, edt. By Seyyed Hussain Nasr &Oliver Leamann, Routledge, NY 1993, Vol. I içinde).
11)1. Raci el-Faruki-L.Lamia el-Faruki, İslam Kültür Atlası, s,i397-398.
12) Bkz. George Makdisi, The Rise of Humanism in Classical Islam and the Christian West, s.250.
13) Deborah L. Black, Al-Frbi, s.178.
14) Bkz. Ahmet Cevizci, Ortaçağ Felsefesi Tarihi, s.100-114.
15)1. Raci el-Faruki-L.Lamia el-Faruki, İslam Kültür Atlası, s.337.
16) Macit Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, s.92-93.
17) Nejdet Durak, Aristoteles ve Farabi ”de Etik, Selçuk Universitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2003 (Basılmamış Doktora Tezi), s.159.
18) Nejdet Durak, Aristoteles ve Farabi ‘de Etik, s.160.
19) Bkz. Ibrahim Hakkı Aydın,Farabi ’de Metafizik Düşünce, s.25-26.
20) İbn Ebi Usaybia, Uyunu’l-Enba tl Tabakati’l-Etıbba, Il, 138 (aktaran, l.H. Aydın, age, s.26).
21)İbn Ebi Usaybia, a.g.e., 11, 137 (aktaran, 1. H. Aydın, s.27).
21) Mübahat Tüeker-Küyel, FrbT’nin Bazı Mantık Eserleri, AKM Yayını-Sayı: 31, Ankara 1990, s.2.
22) Mübahat Türker Küyel, Farabi’nin Bazı Mantık Eserleri, a.yer.
23) Macit Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, çeviren Kasım Turhan, İklim yayınları, İstanbul, tsz, s.93.
24) Bkz. Ahmet Cevizci, Orta çağ Felsefesi Tarihi, s.101.
25) Bkz. El-Farabi , lhsau’l-Ulum, edt. Osman Amin, Daru’l-Fikni’l-Arabi, Kahire 1949, s.98-112. Krş. Nejdet Durak, Aristoteles ve FrbF’de Etik, s.160-161.
26) Bkz. Abu Nasr al-FrbT, Kitab al-Hurut, edt. Muhsin Mahdi, Daru’l-Maşrık, Beirut 1970.

Başörtüsü” söyleminin İslam Felsefesi açısından eleştirisi

Mayıs 2, 2008 Yorum yapın

Hz. Muhammed’in tarihsel rolu

Nisan 27, 2008 Yorum yapın

Özcan Buze

Hz. Muhammed, feodal devrime önderlik etmiş, toplumu yeni bir aşamaya sıçratan hareketin başını çekmiştir. Onun için devrimcidir. Var olan statüyü değiştirmek için harekete geçmiştir, eskinin yıkılıp yeninin kurulması için faaliyet göstermiştir.

İslam dininin kurucusu Hz. Muhammed’in bugün ki çarpıtmanın konusu olduğu görülüyor. Bunlardan biri emperyalist metropollerde, ötekisi ise Ezilen Dünyaya mensup olan Müslüman ülkelerde yapılıyor.

Emperyalist metropollerde, özellikle yaygın ajitatif etkisi olan kitle iletişim araçlarınca yaratılan izlenime göre, Hz. Muhammed şiddete dayalı bir dinin kurucusudur. İsa Mesih barış va’zetmekten başka bir şey yapmamışken, İslam peygamberi eline kılıç almış, ordular yönetmiş, devlet kuruculuğu yapmıştır. Getirdiği din ilerlemeye, gelişmeye açık değildir. O nedenle öğretisi çağdaş dünyaya ayak uydurmanın önünde bir engeldir ve İslam fundamentalizminin nedenidir. Emperyalizm, metropollerdeki kitleler üzerinde Ezilen Dünyanın önemli bir kesimine karşı psikolojik yönlendirme operasyonları yaparken Ortaçağ’dan kalma İslam düşmanlığı ile birlikte Avrupa merkezci kalıpları da kullanıyor. Kuşkusuz Hz. Muhammed ile ilgili iddialar her zaman bu kadar kaba bir şekilde ifade edilmiyor; ince ayarı hitap ettiği kitlenin bilgi düzeyine göre yapılıyor. Örneğin tabloid gazetelerde Hz. Muhammed “terörizmin piri” olarak tasvir edilirken, daha mürekkep yalamış kesimler için “İslam Rönesans yaşamadı”, “Müslümanların Lüther’i olmadı” tezleri piyasaya sürülüyor. Bu tezlerin halkının çoğunluğu Müslüman ülkelerde de Batı’dan etkilenen kimi aydınlar arasında rağbet gördüğü oluyor.
Emperyalizm Müslüman ülkelerde de, bir yandan çağından soyutlanmış, zaman dışı, biçimselliğe indirgenmiş bir Hz. Muhammed anlayışının egemen olmasını sağlamaya çalışırken, “ılımlı İslam” projeleriyle de İslam dinini temel referanslarından uzaklaştırmaya, deyim yerindeyse “Evanjelikleştirmeye” uğraşıyor. Böylece, Müslümanların bu dünya da mal-mülk, öteki dünyada da cennet köşkünden başka şey düşünmeyen, yanı başındaki bir ülkede kardeşleri katledilirken kılı kıpırdamayan, üzerine seccadesini özgürce serebileceği vatan toprakları tehdit altındayken aklını tesettür le bozan insanlar haline getirilme amaçlanıyor. Öte yandan “karikatür provokasyonu” ile aynı insanların biçimsel duyarlılıkları tahrik ediliyor.

Her iki çarpıtmanın kaynağı da emperyalizmdir. Daha somut konuşmak gerekirse ABD emperyalizmidir. Nitekim “karikatür provokasyonu” da Amerika kaynaklıdır. Batı ülkelerinde karikatürleri yayınlayanlar da, Müslüman ülkeler tepkileri örgütleyenler de ABD tarafından denetlenen güçlerdir. ABD’deki küresel iktidar heveslilerinin amacı bir tür medeniyetler çatışması”yla bütün Batı alemini kendi safına çekip Müslüman ülkelere, özellikle İran ve Suriye’ye yüklenmektir. “Karikatür provokasyonu” ancak Büyük Ortadoğu Projesi bağlamı içerisinde anlaşılabilir.

TarihseI materyalisilere düşen görev

İslam dininin kurucusu Hz. Muhamed bugün emperyalizmle kol kola giren Şeriatçı gericilere karşı da, onu dinsel gericiliğin kaynağı olarak göstermeye çaılışan Avrupa merkezciliğe ve Şarkiyatçıığa karşı da savunulmalıdır. Ait olduğu yere, ilerici insanlığa mal edilmelidir. Bu öncelikle bilimsel sosyalistlere düşen bir görevdir. Çünkü bugün Aydınlanmanın başını çekme görevini üstlenmiş olan bilimsel sosyalistler, tarihe ve dine diyalektik maddeci açıdan bakarlar.

Atatürk nasıl Atatürkçülük adına Natotürkçülük yapanlara terk edilemezse,Hz Muhammed de emperyalist merkezler tarafından yönlendirilen Şeriatçı gericilerin halkı aldatma ve dinsel duyguları sömürmekte kullanacakları, tarihsel rolünden kopartılmış bir efsane kahramanı olmaya bırakılamaz. Tarihte olumlu rol oynamış bütün büyük şahsiyetler gibi Hz. Muhammed de sahtekarların tekelinden kurtarılmalıdır.

Sol” içinde Milli Demokratik devrimimizin en büyük atılımını yapan hareketin nden Atatürk’ü burjuvaziye hediye edenler olduğu gibi, dinsel gericilikle mücadebahanesiyle Hz. Muhammed’in tarihte oynadığı rolü önemsizleştirmeye, hatta karalamaya çalışanlar da vardır. Atatürk’ün ait olduğu yere mal edilmesinde bilimsel sosyalistler nasıl kararlı bir mücadele vermişse, Hz. Muhammed’in de emperyalizmin hizmetindeki dinci gericiliğin elinden alınması gerekmektedir. Çünkü Hz. Muhammed tarihte oynadığı rol itibarıyla ilerici insanlığın mirasına dahildir.

Hz. Muhammed neden ilericidir?

Bir şahsiyetin tarihte ilerici bir rol oynayıp oynamadığı değerlendirilirken onun toplumsal eyleminden hareket
edilmelidir. Hz. Muhammed’in toplumsal eylemi nedir?

Hz. Muhammed, Arap yarımadasının kabile toplumundan feodalizme geçişini sağlayan toplumsal devrimin önderi olmuştur. Onun rolü de bu tarihsel çerçeve içinde değerlendirilebilir. Daha geniş bir tarihsel perspektifle bakıldığında ise, bütün İslam aleminde ortak olan bir “İslam Uygarlığı”ndan söz edilebilirse, Hz. Muhammed bu uygarlığın temel ideolojik referanslarını formüle eden tarihsel şahsiyettir. O bakımdan, toplumsal eylemini Arap yarımadasında oynamış olmakla birlikte, tarihsel önemi dünya çapındadır.

Hz. Muhammed, Ortadoğu dünyasında bir çağı sona erdirip yeni bir çağın açılmasına yol açan bir toplumsal devrimin önderidir. Arapları devletleştirme ve uygarlık aşamasına yükselten, bu yükselmenin ideolojisinin içeriğini tanımlayan, siyasal hareketi örgütleyen, devrimin iktidarı alma aşamasını başarıyla tamamlayan önderdir. Dünya tarihindeki, en önemli liderlerden biridir. Yaptıklarının küçümsenmesi, tarihsel maddeciliğe uygun bir tavır olamaz.

Tarihte ilerici rol oynamaktan kasıt nedir?

Bilindiği gibi tarih, toplumsal-ekonomik biçimlenmelerin birbiri ardınca ortaya çıkması ve birbirinin yerini almasıyla ilerleyen bir süreçtir. Bugüne kadar insanlık ilkel ortaklaşmacılık, feodalizm, kapitalizm ve komünizm adı verilen üretim tarzları ve bunlara dayalı toplumsal-ekonomik kuruluşlar tanımıştır. İlkel ortaklaşmacılıktan çıkışta kimi yerlerde araya bir kölecilik aşaması girmiştir. Komünizmin ilk aşaması, ya da kapitalizmden komünizme geçiş aşaması sosyalizmdir. Dünya üzerindeki bütün toplumlar, tarihsel gelişmelerinin herhangi bir evresinde bu toplumsal-ekonomik kuruluşlardan birine denk düşen bir aşamada bulunurlar.
İnsan toplumlarının ilerlemesi

İnsanlık ilkel ortaklaşmacılık aşamasındayken maddi yaşamın üretilmesini sağlayan üretim güçleri çok geri düzeydeydi. Fakat uzun bir evrim sonucunda üretim araçlarında ve buna bağlı olarak üretim güçlerinde belirli ilerlemeler meydana geldi. Bu ilerlemeler toplumsal zenginliğin belirli ellerde birikmesini getirdi. Zenginliğin birikmesi, ilkel topluluğun ortaklaşmacı üretim ve tüketim kalıpları ile bir çelişki meydana getirmeye başladı. Üretim güçleri ile üretim tarzı arasındaki çelişmenin bir devrimle aşılması gerekti. Zenginliğin belirli ellerde birikmesi, tek tek emekçilerin bu zenginliği elde tutanlar karşısındaki durumunu kötüleştirmekle birlikte, üretim güçlerinin gelişmesini sağladığı için ilerici bir rol oynamış oldu. Çünkü insanlığın çok daha üst düzeyde gerçekleşecek sınıfsız topluma varacak olan ileri doğru yürüyüşünde, üretim güçlerinin gelişmesi ancak belirli bir maddi birikimle meydana geliyor.

Bu maddi birikim de kendine iktidar ilişkileri düzeyinde, uygun mekanizmalar yaratıyor. Bir başka deyişle, ekonomik ilişkiler, kendine uygun siyasal ilişki biçimleri de yaratıyor. İnsanlığın ilkel kabile düzeninden feodalizme, feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden komünizme doğru yürümesi bir ilerlemeyse, bu ilerlemeyi kolaylaştıran gelişmeler olumlu, zorlaştıran gelişmeler de olumsuzdur. Bu ilerlemenin önünü açan devrimlerin itici gücü olan sırıflar ilerici, onu engellemeye çalışan sınıflar genci olmuştur. Tek tek emekçilerin hayatına getirdiği

güçlükler ne kadar büyük olursa olsun, kabile şefleri karşısında feodal egemen- ler ilerici bir konumdaydı. Feodal sınıf karşısında burjuvazi ilerici bir konumdaydı. Burjuvazf karşısrnda işçi sınıfı ilerici bir konumdadır. Burjuvazi, feodal egemenlere karşı ilerici, işçi sınıfına göre gericidir. Tarihsel rol değerlendirilirken, toplumsal-siyasal faaliyetin yürütüldüğü dönem dikkate alınmalıdır. Her dönem için ilerici burjuvazi olmaz; her dönem genci burjuvazi de olmaz. Feodalizm zincirlerinin kırılmasında ilerici rol oynayan burjuvazi, artık genci bir niteliğe bürünmüştür.

Tarihte birey ve önderin rolü

Kabile toplumundan çıkışta feodal devrimler çok önemli bir rol oynamışlar, toplumsal ilerlemeyi kolaylaştırmışlardır. Bu devrimlerin gerçekleşmesinde rol alan ve önderlik eden siyasal kadrolar da tarihte ilenici bir rol oynamıştır.

Tarihte sınıflar gibi bireylerin rolü de bu açıdan değerlendirilmelidir. İnsan soyut bir varlık olmayıp, Marx’ın dediği gibi, toplumsal ilişkilerinin bir toplamıdır. Her kişilik, ancak onu oluşturan toplumsal-siyasal, manevi ve kültürel koşulların bağlamı içinde kavranabilir. Kişiliğin çehresi büyük ölçüde bu koşullar tarafından, özellikle sınıf çıkarları ve mevcut sınıfların ruhsal durumları tarafından belirlenir. Tek tek insanlar açısından ele alındığında, ait olduğu toplumsal sınıfın çıkarlarına ters davranışlar görülebilmekle birlikte, bireylerin genel davranışlarının toplumsal koşullar tarafından belirlendiği genellemesi geçerliliğini korumaktadır. İnsan toplumsal ilişkilerinin bir toplamı ise, toplumda oynayacağı rol de nesnel koşullar tarafından belirlenmiş demektir. Bir başka deyişle, rolünü oynayacağı toplumsal sahne, onun iradesinden bağımsız nesnel koşullar tarafından hazırlanmıştır. Ona düşen seçme özgürlüğü, tarihsel ilerlemeyi kolaylaştıran ya da zorlaştıran taraflar arasında yer almaktır.

Bireylerin rolü için söylenen önderlerin rolü için de geçerlidir. Toplumsal hareketlerin önderleri, o hareketlerin ihtiyaçlarına göre ortaya çıkar. Pek çok birey arasından, toplumsal ilerlemenin ge-. rektirdiği rolü oynamaya en uygun bireyler sivrilir. Bu bireylerin rollerini iyi oynamaları, yani öznel etken, hareketin başarısı üzerinde önemli bir etkide bulunur. Yetenekli bir önder toplumsal gelişmeyi hızlandırabilirken, yeteneksiz önderler engelleyici etkide bulunabilir. Ancak son tahlilde, önderin rolü, yine nesnel koşullarca belirlenir.
Merkezi iktidar ne zaman ilerici, ne zaman gericidir?


Toplumsal sınıfların ve onların önderleri için geçerli olan, toplumsal örgütlenmeler için de geçerlidir. Toplumsal örgütlenmelerin en önemlisi ve en karmaşık biçimlerinden biri olan devlet de ilerici ve genci rol oynayabilir. Her dönemde genci, her dönemde ilerici devlet olmaz. Devlet egemen sınıfların hakimiyetini yürütmekte yararlandıkları bir araçsa, o araca hakim olan sınıfın niteliğini yansıtır. Devlete hakim olan sınıf ilerici olduğu ölçüde devlet de ilericidir. Zaman zaman devlet egemen sınıf ile bire bir uyum içinde görünmese de, son tahlilde niteliği hakim sınıf tarafından belirlenir. Devlete hakim olan sınıf üretim güçlerinin gelişmesinde olumlu bir rol oynuyorsa, devlet de ilerici bir konumdadır.
Osmanlı tarihinden bir örnek verelim. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu Anadolu için büyük bir ileri adım olmuştur. Kabile toplulukları, var olan devlet gelenekleri ve birikimi üzerine oturmuş, merkezi bir iktidarın kurulmasıyla anarşi dönemi geride bırakılmıştır. Bu aşamada, merkezi iktidar servet birikimini sağlamayı kolaylaştırıcı ve üretim güçlerinin ilerlemesi- nin önünü açıcı bir rol oynamıştır. Yıldırım Bayazıd’ın Timur önündeki Ankara yenilgisi bu sürece çelme takmış, ancak Timur’un imparatorluğu, köklü devlet gelenekleri bulunan Anadolu’da fazla kalıcı olmamış ve Osmanlı kısa sürede yeniden toparlanmıştır. Bu dönemde merkezi iktidarın güçlenmesine yardımcı olan hareketler ilenici rol oynamış, merkeziyetçiliği zaafa uğratan hareketler alumsuz rol oynamıştır.


Emekçilerin özlemlerini dile getiren farklı inançlar arasında kardeşliği sanan bir hareket olmasına rağmen, ıyh Bedreddin hareketi bir de bu açın değerlendirilmelidir. Bu hareketin ıygusal planda çok güzel talepler ileri rmesi, zalimce ezilmiş, önderlerinin cımasızca katledilmiş olmaları, tarihin un ilerleyişi içindeki konumunu doğru eğerlendirmeye engel olmamalıdır. esnel tarihsel koşullar gereği başarı kaanma şansının olmayışı da bundandır. ne kölelerin haklı isyanını dile getiren partaküs hareketi de nesnel koşullar ereği başarısızlığa mahkümdu. Bu haeketler, ancak emekçi sınıfların özlemleini dile getirmeleri ve hakim sınıflara kar- 1 direnme ateşini yakmaları bakımından eğerlidir. Tarihsel gelişme içindeki koııumları ise daha nesnel değerlendirilmelidir. Osmanlı Devleti taşıdığı ilerleme p0- tansiyellerini tüketmediğinden çabuk toparlandı ve merkezi iktidar yeniden kuruldu. Kısa bir süre sonra stanbul’un alınmasıyla, tarihsel ilerlemenin önünde ir moloz yığını gibi duran köhne Bizans da ortadan kaldırıldı. Bu anlamda Fatih sultan Mehmet’in toplumsal eylemi ilerici bir rol oynamıştır. Fatih ile Osmanlı devetinin imparatorluğa dönüşmesi de mer kezi iktidarı güçlendirici bir rol oynamış, bu ise üretim güçlerinin gelişmesine yardımcı olmuştur.
Osmanlı merkezi iktidarı 1500’lü yılT1arın ortalarına kadar üretim güçlerinin gelişmesini sağlayıcı bir rol oynamış; undan sonra dünya çapındaki ekono; mik ve toplumsal gelişmelerin de etkisiye bu konumunu yitirerek genci bir karaker kazanmaya başlamıştır. Batı Avru>a’d denizaşırı sömürgelerden aktarılan servetin yardımıyla merkezi devletler üçlenmiş ve bu da kapitalizmin gelişmeine yardımcı olmuştur. Gelişmiş ve yerışmiş bir feodal devlet olan Osmanlı maratortuğu yeni gelişmeler karşısında ynı esnekliği gösterememiş, tarihte eşit- İz gelişme yasası uyarınca geri kalmışr. ileri olan geriye düşmüş, geri olan öne ıkmıştır. Bundan sonra Osmanlı merkei iktidarı genci bir rol oynayacak, yeni ve leri bir aşama olan kapitalizmin gelişmei önünde bir engel haline gelecektir.

Feodal devrim ve teklanrıcılık

Konu dışına az da olsa çıktıktan sonra, Hz. Muhammed çağına geri döner- sek, onun önderlik ettiği hareketin de ilerici bir rol oynadığını görüyoruz. Burada, feodal toplumların ideolojisinin dinsel ideoloji olduğu hatırlanmalı. 0 dönemde, farklı sınıflar ve toplumsal katmanlar çıkarlarını dinsel ideoloji ile formüle ediyordu. Birbirinden ayrı yaşam sürdüren kabilelerin ideolojik izdüşümü çoktanrıcılıkken, tektanrıcı inançlar merkezi iktidar ihtiyacına denk düşüyordu.

Hz. Muhammed, tektanrıcı kavramları diğer dinlerden alarak daha da rafine bir hale getirmiş ve içinde bulunduğu toplumun şartlarına ve geleneklerine, toplumsal birikimine uyarlamıştı. Çoktanrıcılığın izlerini taşıyan Hıristiyan Üçlübirlik (Teslis) inancına göre, bu türden bir mantık oyununa başvurma gereği hissetmeyen Müslüman tektanrıcılık bir ilerlemeyi temsil etmektedir.

Tektanrıcılık, insanlığın evreni kavrayabilme çabasında çok önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Genel olarak dinler, burjuva aydınlanmacılarının iddia ettiği gibi her zaman genci bir rol oynamamıştır; tam tersine insanlığın nesnel gerçeği kavramasından toplumsal-tarihsel koşullara uygun bir ilerlemeyi temsil etmektedir. Nesnel gerçeğin doğruya giderek daha yaklaşan bir şekilde kavranmasında olumlu roller oynamışlardır.

Tektanrıcılık, nesnel gerçeğin kategorize edilip sınıflanmasında, göreceli olarak yukarı düzeyde bir soyutlama aşamasına denk düşer. Bugün Aydınlanma döneminin başarıları ile ve diyalektik ve tarihsel maddecilik ile kıyaslandığında, geri bir bilinç biçimi olmaları, geçmişte oynadığı rolün doğru değerlendirilmesine engel olmamalıdır.

Feodal devrim

Hz. Muhammed’in toplumsal eylemine bakacak olursak, bunu daha somut olarak değerlendirebilmek için, çok kısa bile olsa, o dönemin koşullarına eğilmek gerekecektir.

islam öncesi bedevilerinin yaşamı, kabile ortaklığına dayalı bir yaşam tarzından daha yeni yeni uzaklaşmaya başlamıştı. Fakat henüz kabile döneminin özelliklerini taşıyordu. Kabile dayanışması henüz oldukça güçlüydü. Yerleşik nüfusun yaşadığı Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif kentlerinin bulunduğu bölge, merkeziyetçi olmayan bir yaşam biçimi sürdürüyordu. Bu yaşam biçiminin ifadesi, çok sayıda tanrının bir arada bulunmasıydı. Ama çoktanrılı sistem, kentleşmenin hızlanması ve yerleşik hayatın belirginleşmesiyle belirli bir hiyerarşi de belirmeye başladı. Bu gelişme, Hicaz adı verilen bölgedeki toplumsal farklılaşmalara paralel olarak ortaya çıkıyordu. Hindistan’dan gelen baharat yolunun Kuzey’e ve Mısır’a bağlantı noktalarının merkezinde yer alan Hicaz bölgesi, Sasani ve Bizans İmparatorlukları arasında süregiden çatışmalar nedeniyle iyice önem kazanmıştı. Bu, bölgedeki zenginleşmeyi ve toplumsal farklılaşmayı iyice artırdı. Toplumsal farklılaşmalar, zenginleşen sınıf için siyasal olarak bir merkezden yoksun olmayı bir olumsuzluk olarak duyurmaya başladı. Mekke eskiden beri önemli bir ticari ve dini merkezdi. Onun için merkezi iktidar ihtiyacı, doğal olarak öncelikle burada duyuldu. Ticaret ve zenginleşme, Mekke içinde yerleşik hayata geçen Bedevi kabileleri arasında hızla bir hiyerarşinin ortaya çıkmasına yol açtı. Toplumsal farklılaşma, kabile içinde etkili olan bağları da zayıflatıyordu güçülü kabile dayanışmasıyerini ticari amaçlar almaya başladı.

Özetle, Araplar İslam öncesinde kabile toplumunun çözüldüğü, toplumsal farklılaşmaların hızlandığı ve merkezi bir iktidar ihtiyacının kendini duyurduğu bir aşamadaydılar. Bu nedenle merkezi iktidar ihtiyacına denk düşen tektanrılı bir dinin ortaya çıkması için elverişli koşullar hazırlanmıştı. Fakat kabile ilişkilerinin henüz tamamen ortadan kalkmamış oluşunun bir göstergesi olarak diğer tanrılar ve onların simgesi olan putlar varlığını sürdürüyordu. Kabile ilişkilerinin tasfiye edilmesi süreci, putlara karşı mücadele ve tektanrı inancını, yüce Tanrı’dan başka tanrı olamayacağı dogmasını (Lilhe ilI-Allah) yerleştirme mücadelesi ile el ele gitti.

Araplarda feodal devlet

Her devrim bir sınıfın iktidarını kurmayı amaçlar ama halk kitlelerinin seferber edilebilmesi sayesinde başarı kazanabilir. İslam devriminde de aynı şey yaşandı. Hz. Muhammed, bedevi kitlelerini kazanmanın taşıdığı önemi gördü. Bedevi geleneklerinden yararlandı. Bedevilerin kervan vurma alışkanlıklarından yararlanması, Hz. Muhammed’in güç toplamasında büyük rol oynadı. Muhammed, Bedevilerin kervan vurma eylemlerini İslam savaşçılığına dönüştürmeyi başardı. Hz. Muhammed bu güce dayanarak, Medine’ye hicret etmek zorunda kalmasından 8 yıl sonra Mekke’yi teslim aldı. Mekke’nin tesliminden sonra, kervan vurma dönemi kapanmış oluyordu. Artık göçebe enerjisiyle başka topraklar fethedilecekti. Müslüman kabileleri birbirine saldırmayacak, savaş gücü yabancı düşmana karşı yöneltilecekti. Müslüman kabileler arasında barışın sağlanması, doğmakta olan İslam devletinin birliği bakımından büyük önem taşıyordu.

Hz. Muhammed’in sağlığında devletleşme yolunda önemli adımlar atıldı. Onun kurduğu yönetimin, devletin temeli sayılması doğrudur. Ancak bu yönetimin tam anlamıyla bir devlet olduğunu söylemek mümkün değildir. Silahlı güç dışında, devletin en önemli kurumları oluşmamıştı. Bir devletin oluşmasında en önemli etken, silahlı güçtür. Çünkü devlet silahlı güç kullanma tekelidir. Ama bir devlet sadece bu güçten oluşamaz. İktidarın uzun bir süre sadece bu güce dayanarak korunması, istikrar kazanması düşünülemez. Devletin diğer organlarının oluşması gerekir. İşleri yürüten bir bürokrasi, devletin işleyişini belirleyen kurallar, gelenekler vb. gerekir. Oluşan devlet, bu geleneklerin gelişmesi için gerekli zamanı bulmuşsa, bunlar o ülkede de oluşabihr. Ama oluşum hızlı, gelişmeler süratliyse, geleneklerin dışarıdan alınması gerekir. Geleneklerin dışarıdan alınması da tesadüfe bağlı olarak olmaz. Temasta olunan bir toplumdan ihtiyaca göre, gerekli uyarlamalar yapılarak alınır.

İstisnai bir önder

Hz Muhammed,kurduğu, yönetimin başında pek az bir süre kalabildi. Mekke’ye girdikten sonra 2 yıl yaşadı. Fakat sağlığında gerçekleştirdikleri, hızlı adımlarla ve sağlam şekilde masına temel teşkil etti. Bir bakıma, sağlığında toplumsal faaliyetlerinin semeresini görmüş, pek çok devrimciye nasip olmayan bir başarıyı tatmıştır. Tek tek devrimci önderler açısından bakıldığın da, böylesi başarılar fazla değildir. Tarihsel koşulların uygun olmaması nedeni ile, devrimci önderler mücadelenin başarısını genellikle sağlıklarında göreme mekte, onların ektiği tohum onları izleyen kuşaklarca yeşertilmekte ve misyonları başka önderlerce tamamlanmaktadır. Muhammed bu bakımdan da nai bir önderdir.

Hz. Muhammed, feodal devrime önderlik etmiş, toplumu yeni bir aşama sıçratan hareketin başını çekmiştir. Var olan statütüyü değiştirmek için harekete geçmiştir, eskinin yıkılıp yeninin kurulması için faaliyet göstermiştir. Onun için solcudur. İnsanlığın ileri doğru yürüyüşüne önemli katkıda bulunmuştur. Onun için ilericidir. Bu özellikleriyle, gericiliğin en büyük merkezi emperyalizmle kol kola yürüyen şeriatçı gericilikle hiçbir ortak yanı bulunmaktadır. İslamın ortaya çıkışından beri, gericilerin ona sarılıp onu bayrak yapmaya çalışmaları onun bu özelliklerini değiştirmez. 0, insanlığın besleceği kaynaklardan biridir.

Hz Muhammed’in öğretileri günümüzde çözüm olamaz.

Bugün kuşkusuz Hz Muhammed’in öğretileri siyasal bir eylem proramına temel yapılamaz. İslam, günümüzde sorunlarına çözüm olamaz. Ama örneğin Spartaküs hareketi de çözüm olamaz. Pir Sultan Abdal’ın öğretisi de günümüz sorunları çözüm üretebilcek güçten yoksundur. Yinede bu değreleri beslendiğimiz kaynaklar olarak kabul ediyoruz. Yunus Emre’yi Şeyh Bedrettin’i, Pir Sultan’ı gericilere hediye etmeyeceğimiz gibi, Hz. Muhammed’i de edemeyiz.

Bu şahsiyetlerin ilerici mirasına sahip çıkmak ile gerici dinciliğe karşı savaşmak, Aydınlanma mücadelesine büyük bir kararlılıkla devam etmek, birbiriyle bağdaşmaz değildir. Ama bugün mücadele edeceğimiz kesimler, herhangi bir dine inanan insanlar değil, emperyalizmin yedeğine girmiş dinci gericiliktir. Hz. Muhammed’e saygı duymak, evrim teorisine karşı Kur’an’da savunulan yaradılış inancın tercih etmeyi gerektirmez. Yaradılış inancı, o zamanki bilgi birikimiyle ortaya konmuş bir görüştü. Bugünkü bilgimiz bunun yanlış olduğunu ve evrim teorisinin geçerli olduğunu gösteriyor. Mücadele etmemiz gereken, o zamanki bilgi düzeyiyle insanın ortaya çıkışına bir yanıt getirmeye çalışan Muhammed değil, yanlışlığı kanıtlanmış bu görüşleri kendi genci amaçları için hala ısrarla savunanlardır. Bilimsel sosyalistlerin, bilimsel dünya görüşünün yayılması için çalışmaları, Hz. Muhammed’e saygı duymayı engelleyen bir şey değildir. Tersine, bilimsel dünya görüşlerinin bir gereğidir.

Hazret sıfatı

Çok önemli olmamakla birlikte, bir konuya dokunmadan geçemeyeceğiz. Muhammed’in başına getirilen Hazret sıfatından kaçınmak da yersiz bir çabadır. Hazret; sayın, saygıdeğer anlamına gelen bir ifadedir (Melih Cevdet Anday, Sayın Muhammed ifadesini kullanmaktadır). Mustafa Kemal’e de zamanında Gazi Hazretleri dendiğini hatı rlayalı m. Kimi devrimcilerde, Muhammed’in tanrısal misyon iddialarına prim verilmediği gösterilmek amacıyla, Hazret sıfatından kaçınma tavrı vardır. Bir saygı belirtisi olarak kullanılan bu ifade, halk tarafından da tutulmuş, neredeyse Muhammed’in adının bir parçası olmuştur. Hz. Muhammed denilince, örneğin futbolcu Muhammed, boksör Muhammed Ali Clay gibi adaşlarından rahatça ayrılmaktadır. Bizim bu saygı ifadesinden gocunacak bir şeyimiz olamaz. Bunun, Muhammed’in tanrısal misyon iddiasına ödün vermekle bir ilgisi yoktur.

Bilim Ütopta Dergisi Sayı 141 Mart 2006 sayfa 22,23,24,25,26,27

Categories: Bilim, İslam Tarihi

Ortaçağ'da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi

Nisan 27, 2008 Yorum yapın

Prof. Dr. Esin Kahya

Ankara Üniversitesi DTCF Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Ortaçağ İslam dünyasında insanlar körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır. O halde İslamiyet’i sadece vaat edilen cennete giden bir yol olarak algılayamayız. İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır.

Yedinci yüzyılda Arap Yarımadası’nda ortaya çıkan yeni bir din şemsiyesi altında şekillenmeye başlayan islam dünyasında bilimin geliştiğini söyleyebilmek için İslamiyet’in bilime nasıl baktığını ve ne kadar önem verdiğini belirtmek gerekir. islam dünyasında bilimsel faaliyetlerin başlamasında islamiyet’in önemli etkisi olmuştur. İslam felsefesi konusunda çalışmalar yapan Prof. Daiberg (1) 1973 yılında İnternational Conference on Science in İslamic Policy adlı toplantıda “Erken İslamda Bilimi Tetikleyen Kur’an’dır” başlığı taşıyan bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında islam dünyasındaki bilimsel çalışmaların bazı özelliklerine de değinen Prof. Daiberg şöyle söylemektedir: “İnsanlar bu dönemde körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır O halde İslamiyeti sadece bir din olarak belirleyemeyiz, sadece vaat edilen cennete giden bır yol olarak algılayamayız. İslamiyeti iyice anlayabılmek için onun görünen yüzünün arkasını idrak edebilmek gerekir. Çünkü İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır.”

Kur’an ve Hz. Peygamber’in sözleriyle bilginin önemi

Şüphesiz ki İslamiyet, bilimin oluşması, şekillenmesi ve gelişmesi açısından büyük öneme sahiptir. Gerek Kur’andaki ayetlerde gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde bilimin desteklendiği, bilimle uğraşanların yüceltilmiş olduğu belirlenir. Bilindiği gibi, Kur’an da birçok ayet oku’ sözcüğü ile başlamaktadır. Bilgi kelimesi Kur’an da bazı kaynaklara göre 789 defa kullanılmaktadır. Örnek olarak bazı ayetleri burada aktaralım. Bu surelerden birisi, ‘alaka’dır. Onun 1-5 arasındaki ayetleri mealen şöyledir: ‘Allah’ın adıyla oku; o Allah ki seni pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku! Kalemle öğreten insana bilmedığini bildiren Allah en büyük kerem sahibidir.“ (2) Kur’andaki bir başka ayette ise şöyle denmektedir: ‘Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?(3) Yine bir başka ayette ise ‘Allah’ın kulları arasında ondan korkanlar ancak bilginlerdir. Allah güçlüdür Allah bağışlayıcıdır.”denmektedir.(4)

Sadece Kur’andaki ayetler değil, Hz. Peygamberin birçok sözü de bilimi öğrenmenin ve bilginlerin İslamiyet’te ne kadar önemli olduğunu vurgular. Bunlar arasında çok bilinen hadislerden biri şöyledir: “Bilgiyi aramak her Müslümanın görevidir. “ Bir başka hadis ise bilginin ne kadar uzakta, hatta Çin gibi uzak bir ülkede de olsa da gidilip aranması, bulunması gerektiğini vurgulamaktadır. Ayrıca, yine bir başka hadiste ise öğrenmenin belli bir yaş sınırı olmadığı ‘beşikten mezara kadar ilmi arayınız.” ’şeklinde verilmektedir.

Buraya kadar verilen birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi, gerek Müslümanlar’ın kutsal kitabı Kur’anda gerekse Hz. Peygamberin sözleriyle bilginin, öğrenmenin önemi vurgulanmıştır. Burada bilim (ilim) sözcüğü ile kastedilen, birçoklarının iddia etmiş olduğu gibi, hadis, tefsir, fıkıh gibi İslami bilimler değildir, aynı zamanda astronomi, matematik, tıp gibi müspet bilimler de bu sözcükle desteklenmektedir.

Bilimsel çalışmaların İslamiyet için önemi

Zaten, İslamiyetin yapısı düşünüldüğünde, sadece dini bilimlerin kastedilmesi pek de mümkün değildir. Çünkü bilindiği gibi, her Müslüman günde 5 defa kıble yönüne dönerek namaz kılmak zorundadır ve ibadet edebilmek için namaz vakitlerini bilmek ve yine namaz kılabilmek için bulunduğu yerin kıble yönünü bilmek zorundadır. Aynı zamanda Ramazan ayında oruç tutabilmek için, ilk hilalin ne zaman gökyüzünde görüneceğini de bilmesi gerekir. Dolayısıyla bütün bu bilgilere doğru olarak ulaşabilmek, zamanı doğru belirlemek, yön tayini yapabilmek için erken tarihlerden itibaren astronomi çalışmalarının, takvim çalışmalarının ve jeodezi çalışmalarının şekillenmeye başladığı görülmektedir. Özellikle gittikçe genişleyen İslam uygarlığının yayıldığı coğrafya düşünülürse, bu yönde yapılan çalışmaların önemi ve ciddiyeti daha açık ortaya çıkmaktadır.

Bu çalışmalar 9. yüzyılda daha sistematik şekilde yürütülmüştür. Özellikle Halife Memun zamanında görevlendirilen devrin tanınmış matematikçi ve astronomları (bunlar arasında Harezmi de bulunmaktaydı) belirlenen yerlerde (örneğin Sincar ve Tedmür arasında) yaptıkları ölçümlerle konuyu ana temellerine oturtmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalar matematik çalışmalarıyla da desteklenmiştir (Sabit b. Kurra’nın trigonometri çalışmaları gibi). Daha sonraki dönemde yapılan trigonometri çalışmalarıyla 1 derecelik enlem ve boylam yaylarının belirlenmesine gayret edilmiştir.

Böylece farklı coğrafyalarda kıble yönü tayini mümkün olurken, astronomide Güneş ve Ay’ın hareketlerinin zaman içinde gelişen İslam dünyasında yer ve zaman belirlemesinin en doğru şekilde yapılması sağlanmıştır. Bilindiği gibi bu coğrafyada kullanılan takvim Ay takvimidir. Ramazan ayının başlangıcının belirlenmesi ise ilk hilalin tarihinin belirlenmesi açısından çok önemlidir.
Ay ve Güneş’in hareketleri zamanın belirlenmesi açısından önemliydi. Onların hareketleri, düzensizlikleri ve tutulmaları ve özelikle de tutulma düzleminin eğiminin hesaplanması konusunda çalışmaların gelişerek devam ettiğini görmekteyiz.

Çeviri ve dil alanındaki çalışmalar

Yukarıda söz konusu çalışmaların yapılabilmesi için belli seviyede astronomi ve matematik bilgisi gerekmekteydi. Dolayısıyla, daha önceki çalışmaların gerek Doğu gerekse Batı kaynaklarından İslam dünyasına kazandırılması yönünde önemli çalışmalar yapılmıştır. Böylece Aristo, Platon, Hippokrates, Batlamyus, Öklid, Galen, vb. gibi bilim adamları ve düşünürlerin eserleri Yunancadan Arapçaya çevrilmiş ve hatta ilk çeviriler yeterince iyi olmadığı kaygısıyla, ilerleyen zaman içinde, belli başlı bilimsel eserlerin tekrar tekrar çevrilmesi yoluna gidilmiştir.

Ayrıca, bilim ve düşüncenin gelişim süreci içinde kendilerini daha iyi ifade edebilmek ve ihtiyaç duyulan terimlerin üretilebilmesi için dil çalışmaları başlatılmış; Arapça bir bilim dili olarak gelişmeye başlamıştır. Zaman içinde çeviri faaliyeti kurumlaşmış ve Hikmet Evi denen kurumda bu faaliyet sistematik bir şekilde yürütülmüştür. Burada çeviri faaliyetinde bulunanlar genellikle dönemin önem bilim adamlarıdır. Örneğin Sabit b. Kurra aynı zamanda tanınmış bir matematikçidir ve birçok bilimsel eseri Arapçaya kazandırmıştır. Aynı şekilde Huneyn b. İshak dönemin bilinen hekimlerindendir ve sadece tıp eserlerinin değil, felsefe, matematik ve astronomi eserlerinin de Arapçaya çevrilmesinde görev almıştır.

İslamiyet bir yaşam biçimi önerir

Yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi İslamiyet sadece bir din olarak düşünülmemelidir. İslamiyet’te, belli bir hayat şekli de önerilmektedir. Örneğin iyi bir Müslüman beslenmesine dikkat eder; belli besin maddelerini yemez ya da içmez. Çünkü onun için zararlıdır. Ancak bazı besin maddelerini yemesi onun için yararlıdır. Nitekim Hz. Peygamber hadislerinde bazı besin maddelerinin alınmasının yararlı olacağını belirtmiştir. Bunlardan en bilinen ikisi hurma ve baldır. Yine bir Müslüman için temizlik çok önemlidir. Burada sadece elbise ve çevre temizliği kastedilmemekte, ruh ve beden temizliği birlikte ele alınmaktadır. Bugünkü anlamda sağlığın korunabilmesi konusunda Hz. Peygamber’in hadisleri vardır. İslamiyet’te fal ve benzeri pseudobilim olarak nitelendirdiğimiz yollardan tedavi dinen yasaktır. Bizzat Hz. Peygamberin kendisi hasta olan insanları doktorlara yönlendirmiştir.

İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların yürütülebilmesi için erken tarihten itibaren kurumlaşma başlamıştır. Bunlar arasında hastaneler ve gözlemevleri zikredilmelidir. Astronomi çalışmaları için gözlemevleri yapılırken, tedavi için hastaneler inşa edilmiştir. İlk gözlem evleri Bağdat ve Şam’da açılmıştır. İlk hastane ise Bağdat’ta açılmıştır. Zaman içinde bu kurumların önemli gelişmeler gösterdiği bilinmektedir Ancak, zaman içinde bu kurumlar önemli gelişmeler göstermiştir. Özellikle Tolunoğulları tarafından kurulmuş olan ve altıncı hastane diye bilinen hastane, bedava hasta bakımı, steriliteye dikkat etmesi ve hasta yakınlarına kalacak kervansaray içermesi, yanındaki cami ve eczanesiyle bir külliye görüntüsünde bugünkü hastanelere adeta örnek teşkil edecek niteliktedir.
Sonuç
Buraya kadar verilen kısa bilgiden de anlaşılabileceği gibi, İslam dini daha başlangıçtan itibaren bilimsel faaliyeti desteklemiştir. Bilimsel çalışmanın önemi, bilim adamının önemi, mevcudun tekrar edilmeyerek, araştırma yapılmasının gerekliliği birinci dini kaynaklar diyebileceğimiz Kur’an ve hadislerle vurgulanmıştır. Dolayısıyla Ortaçağ İslam dünyasında, başta astronomi, matematik ve tıp olmak üzere, bilimin hemen bütün dallarında çalışmalar başlamıştır. Devlet adamları, bilimsel faaliyetleri maddi ve manevi olarak desteklemişler; bu çalışmaların yürütülebilmesi için uygun zemin hazırlamışlar ve bilimsel kurumlar açmışlardır. Hatta ilerleyen zaman içinde bizzat bilimsel faaliyette bulunan bilim adamları ortaya çıkmıştır.
12. yüzyıldan itibaren ise bu bilgi birikiminin Latinceye yapılan çevirilerle Batı’ya aktarıldığı görülmektedir. Böylece matematik, astronomi, tıp, fizik, kimya gibi konularda yapılan çalışmaların yanı sıra, felsefe konusundaki çalışmaların da Batı’ya aktarıldığını görüyoruz. Böylece, modern bilimin oluşmasında İslam dünyasında yapılan bu çalışmalar temele alınmıştır.
DİPNO7ZAR
1)Prof. Dr. Daiberg Hollanda’da Amsterdam’da Free University’de görevlidir.
2) Kur’an, 96, 1-5

3)Kur’an, 39/9.

4) Kur’an, 3528.

Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı 142 Mart 2006 sayfa 19-21

Categories: Bilim, İslam Tarihi

İslam, bilim ve Batı

Nisan 27, 2008 Yorum yapın

Prof. Dr. Mehmet Bayraktar

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslam dünyası bugün Batı’nın karanlık devrini yaşıyor ancak Müslümanlar akıllarını başlarına alabilirlerse, her zaman canlanma imkanları bulunmaktadır; uzun tarih? tecrübeleri, sağlam din? kaynakları, güçlü tarih? şahsiyetleri vardır.

Ünlü Doğu bilimci ve düşünce tarihçisi F. Rosenthal, konusu İslam’da bilgi kavramı olan Knowledge Triumphand adlı eserinde, İslam uygarlığının bir bilgi uygarlığı olduğunu ve bu özel niteliğiyle İslamın diğer dinler ve uygarlıklardan ayrıldığını söyler.(1) Bu ve benzer yargıları İslam düşünce ve bilim tarihini, İslam’ın Yahudi ve Hıristiyan dünyasına etkisini iyi bilen Sarton’dan Mieli’ye insaflı diğer Batılılar da farklı şekillerde ifade etmişlerdir.(2)

İslam hem semantik, hem de olgusal olarak din ile bilimi, şehri ve uygarlığı özsel olarak birleştirmiştir. İslâm, dindir; şehir anlamındaki “medine” ve uygarlık anlamındaki “medeniyet”, aynı din sözcüğünden türemiştir. Bu açıdan İslam ülküsel anlamda şehir ve uygarlık ifade eder. İslam’ın doğuşuna kadar Yahudiliğin yaklaşık üç bin yıldan ve Hıristiyanlığın altıyüz yıldan fazla tarihi geçmişleri olmasına rağmen, bu dinler İslam’dan önce ne bir filozof, ne bir tabip, ne bir matematikçi olarak hiçbir bilim adamı yetiştirememişlerdir; çünkü bu dinlerin otoritelerinin ilimden anladıkları, sadece teolog denen kimselerin ellerindeki kutsal metin yorumlarından ibaretti ve hatta o devirlerde Mezopotamya’da ve Yunanistan’da oluşmuş bilim ve felsefe geleneklerini putperest kültürün ürünleri olarak gördükleri için de öğrenilmelerini yasaklamışlardı. Akli teoloji yapmaya çalışan ve Yunan felsefesiyle ilgilenmiş sayılı üç-beş kişiyi geçmeyen bazı insanlar çıkmış ise de, onlar da başlangıçta Yunan kültürüyle yetişmiş ve putperest iken sonradan Hıristiyan olmuş kişilerdi. İslam, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in öğretisi olarak, daha ilk yüzyıllardan itibaren bilgiyi temele alan bir din olarak ortaya çıkmıştır; başta eski Yunan olmak üzere insanlığın geçmiş kültürlerinin bilim ve felsefe geleneklerine sahip çıkarak onları canlandırdı. O kültürlere ait mevcut bilimsel eserlerin Arapçaya aktarılmasıyla ve Müslüman bilginlerin akIi çabalarıyla çok hızlı bir şekilde, kısa sürede bugünkü modern bilim ve felsefenin de temelini oluşturan bilim ve felsefenin İslami geleneği oluştu. İşte İslam’ın bu geleneği oluşturmasıyla ve onun etkisiyledir ki, 9. yüzyıldan itibaren Doğu’da ve Batı’da Yahudiler ve Hristiyanlar arasında da gerçek anlamıyla filozoflar ve bilginler yetişmeye başladı. Bu durum inkarı mümkün olmayan tarihi ve olgusal bir gerçektir.
Kur’an’ın bilim ve düşünceye verdiği önem

Kur’an, yüzlerce ayetinde, bir yandan sivrisinekten gökyüzü cisimlerine çok çeşitli varlıklardan bahsederken “teakkul”, “tezekkür”, “tefekkür”, “teemmül” ve “tedebbür” gibi düşünmenin çeşitli şekilleriyle Müslümanları metafiziksel ve fiziksel olarak düşünmeye teşvik ettiği gibi, “Bilenlerle bilmeyenler hiç eşit olur mu?” (Zümer: 9) şeklindeki ayetleri ile Müslümanlara doğrudan bilginin önemini ve işlevini vurgulamıştır; diğer yandan da “Yeryüzünde dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığını inceleyiniz” (Ankebüt:20) ve “Yeryüzünde dolaşın geçmiş milletlerin sonlarını araştırın” (Rüm: 9, 42) anlamındaki pek çok ayetle de Müslümanları yeryüzünün fizik? tarihi ile insanlığın tarihini ve ilmi mirasını öğrenmeye davet etmiştir.

Müslümanlara bilimin, eğitim ve Öğretimin önemi ve zorunluluğu Hz. Peygamber ile de aynı şekilde vurgulanmıştır. O, savaşlarda alınan esirlerden okuma-yazma bilenleri, okuma-yazma bilmeyen Müslümanlara öğretmen olmak üzere serbest bırakmıştır. Ayrıca “İlim Müslümanın yitik malıdır. Nerede bulursa alsın” ve “İlim Çin’de de olsa öğreniniz” gibi sayısız sözleriyle Müslümanları bilim yapmaya ve geçmiş bilimsel mirasları öğrenmeye teşvik etmiştir.

Burada Kur’an’ın bilgi, bilim ve düşünceye verdiği önemin bilim felsefesi açısından son derece önemli başka bir göstergesine de işaret edelim. Bu, Kur’an’ın bilimin sadece “Niçin” sorusuyla değil, aynı zamanda da “Nasıl” sorusuyla yapılması gerektiğini öğretmesidir; örneğin “Devenin nasıl yaratıldığına, gökyüzünün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiklerine, yeryüzünün nasıl şekil aldığına bakmazlar mı? O halde düşün, sen ancak düşünen olmalısın.” (şiye: 17-21)

Genelde eski Yunan düşünürler özellikle Eflatun ve Aristo bilimde ve felsefede hep “Niçin” sorusuyla uğraştıkları için onların bilim anlayışları hep tümdengelimi esas alan metafizik formlu spekülatif bilim anlayışı olmuştur. Bu yüzden de A. Comte, o çağların düşüncesini hep metafizik devir olarak tanımlayarak, bilim çağının artık “Nasıl” sorusuyla ilgilenmesini önermiştir. Çünkü ona göre “Niçin” sorusu insanı sürekli metafiziğe götürür.

İşte Kur’an’ın bilimin “Nasıl” sorusuyla da yapılmasını öneren çok sayıdaki ayetinden mülhem olan ünlü Türk bilgini Biruni’den ibnü’l-Heysem’e birçok bilgin, böylece bilimi sadece zihinsel spekülatif bir iş olmaktan çıkararak, deney ve gözleme dayalı, tümevarımsal bir etkinlik olarak bir bilim felsefesi oluşturmuşlardır.

Müslüman bilginlerin büyük keşifleri

Deney-gözleme dayanmayı temel alan “Nasıllık” ile bilim yapan Müslüman bilginler, o çağlarda büyük bilimsel görüşlere imza atmışlardır. Sayısız örneklerden, Biruni’nin nütasyon olayını keşfini, eskinin yer merkezli ve yeri tepsi gibi düz gören sistemi yerine Güneş merkezli ve yerin yuvarlaklığını esas alan kozmoloji ve astronomi modelini keşfetmesini; modern optiğin kurucusu sayılan İbnü’l-Heysem’in görme olayını ilk defa bilimsel olarak izahını, İbn Benna ve Galasadi gibi matematikçilerin eskinin Matematiği sözsel ifade etme geleneği matematik ve cebirsel sembolleri keşfetmeleri; Müslüman matematikçiler 7. yüzyılın sonlarından itibaren sıfırı olarak kullanmalarını; Battani’den Keşani ve Nasıruddin Tüsi’ye birçok bilginin trigonometriyi oluşturmalarını ve özellikle sonuncunun Öklid’in beşinci postulatının yanlışlığını keşfiyle anti-öklidçi geometrinin oluşmasına katkısını;İbni Nefs’in kan dolaşımını keşfini, Cabir ibn Hayyan’ın birçok temel asidi keşfedip üretmesini; Zekeriya er-Razt’nin kızıl Kızamık hastalıklarının ayrı iki hastalık olduğunu keşfetmesini zikredebiliriz.

Maalesef birçok ikincil neden yanında esas neden olarak Müslümanların zamanla “bilim” kavramının anlamını kırılmaya uğratmalarıyla İslam dünyasın da bilim ve felsefe anlayışları 14. ve 15. yüzyıllarda eski canlılığını kaybetmiştir. Özellikle de son iki yüzyılda durağanlaşması sonucu, İslam dünyası, bugün duruma düşmüştür.
İslam bilginlerinin Batı’ya etkisi

Buna karşılık Batı, 9. yüzyıl sonlarından itibaren, İslam bilginlerinin ve filozoflarının eserlerini Latinceye ve diğer yerel dillere çevirmeleriyle bir bilim ve felsefe geleneği oluşturmaya başlamıştır. Bu çeviri hareketleriyle Batı, bir yandan İslam felsefe ve bilim geleneğinin aktarımıyla ve diğer yandan da yine İslam kültürü vasıtasıyla başta Aristo olmak üzere o güne dek neredeyse unutulmuş olan Yunanlı filozoftarı öğrenmekle Ortaçağ’ın karanlığından kendisini kurtarabilmiştir. Kilise’ye rağmen Batı’da İbn Rüşdçülük, İbn Sinacılık ve Gazalicilik gibi akımlar doğmuştur, 12. ve 15. yüzyıllar özellikle Batılı bilginler İslam düşünürlerinin bilimsel ve felsefi otoriteleri etrafından bilim ve felsefe üretmişlerdir. Batılı bilginler etkilendikleri Müslüman bilginlerinin isimlerini ve görüşlerini çoğu kez eserlerinde anmışlardır. Ancak, bu etki Descartes sonrası modern devirde de devam etmesine rağmen artık Descartes ve sonrakiler İslam bilimcilerinin isimlerini anmaz olmuşlardır. Ne var ki günümüz düşünce tarihçileri bu modern devir Batılı düşünürlerin hangi islam düşünüründen etkilendiklerini de ortaya çıkarmaya başlamışlardır.

Örneğin bugün hiç kimse ,Descartes’in metodik şüphede Gazali’den ruhbeden duazlizminde ve ruh’unbedenden ayrı bağımsız bir cevher olduğunu anlattığı “Uçan Adam” misalinden etkilendiği konusunda artık şüphe taşımamaktadır. Descartes, fikren esinlendiği ve faydalandığı kaynakları göstermemekle bilinen bir düşünürdür. Son çalışmalar, onun, özellikle Gazali’den etkilendiğini göstermektedir. Vitali N. Naumkin bu gerçeği şöyle dile getirmektedir: “Az bilinen bir olguya işaret etmek isterim ki, Gazali’nin eserleri Descartes tarafından okunmuştur. Bu, Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Cartesian Collection’daki bir notla doğrulanmaktadır.(3) Leibnitz’in “Bu evren, mümkün evrenlerin en iyisidir” tezini, aynı fikri aynı sözlerle daha önce ifade eden Gazali’den almıştır.(4) L. Locke’un “Tabula Rasa”sının kökünde İbn Sina ve lhvan-ı Safa’nın “Boş Levha” veya “Boş Sayfa” kavramları vardır. Spinoza’nın ‘Natura Naturata ve Natura Naturans” kavramlarında İbn Rüşd’ten esinlendiği bilinmektedir. R. Jolivet, Hegel, Fichte ve Schelling gibi Alman idealistlerinin felsefecisi modern İbn Rüşdçülük olarak görmektedir.(5) Pascal’ın kendi adıyla anılan “Şans Oyunu” konusunda Gazali’’den etkilendiği ortaya konmuştur.(6)

Bilim ile ilgili etkilerden bazı örnekler verecek olursak, Max Jammer’a göre Galilei’nin sonsuz ve bölünmezlik teorisi, Eşar’i kelam öğretisinin bir hatırlatmasıdır.(7) Galilei’nin Müslümanlardan etkilenmiş olması ayrıca Bullough tarafından da genel hatlarıyla şöyle dile getirilmektedir: “İbn Rüşd’ün fikirleri de Galilei ve aynı şekilde Giordano Bruno üzerinde de büyük tesirler icra etti; her ikisi de İbni Rüşdçülerden öğretim gördüler.”(8) İnsan vücudundaki parazitler ve solucanlar hakkında verdiği bilgilerini Alman doktor E. Kaempfer (1656/1716) İbn Sina ve Ebü Bekr er-Razi’’den aktarmıştır.(9) Batı’daki ilk bilimsel jeoloji kitabının yazarı kabul edilen Charles Lyell (1797-1875) The Prı;’ıc4oİes of Geo/ogy adlı eserinde dağların, vadilerin ve minerallerin oluşumu ile ilgili verdiği bilgilerde bn Sin’dan etkilenmiştir.(1O) Son örnek olarak C. Colomb’un, Ekim 1948 tarihli Haiti’den yazdığı mektubunda kendisine Amerika’nın keşfini ilham ettirenin Ibn Rüşd olduğunu söylemesini zikredebiliriz.(11) İşte bunun için ünlü Italyan Doğu bilimci A. Bausani, “Batı Kültürünün Özsel Parçası Olarak İslam” adlı makalesinde İslm’ın bilim değerlerini ve Batı’ya olan katkılarından söz ederken, İslm’ı Batı bilim ve felsefesinin bir değeri olarak görmektedir.(12)

Bugün bütün Batı dillerinde kullanılan yüzlerce bilimsel kelimenin aslı çoğunlukla Arapça, Farsça ve Türkçeden geçmedir. Birkaç örnek: Bütün Batı dillerinde “sıfır”ı ifade eden kelimelerin aslı Arapça “sıfır” kelimesidir; Cebir, Kimya, Simya, Logaritma gibi bilim dallarının Algebra, Chemistry, Alchemy, Logarithma şeklindeki isimleri Arapça kökenlidir. Bugün dünyanın kullandığı 1, 2, 3 şeklindeki rakamlar, Müslümanların icad ettikleri rakam şekilleridir, ki Batı’da “Arap Rakamları” olarak bilinir. Batı dillerindeki “kiyoks” kelimesinin aslı Türkçe köşk kelimesidir; İngilizce’deki “star” kelimesinin aslı Farsça Setra’dır. Batı dillerindeki çek (cheque) Arapça “şek”tir. Burada daha fazla sözü uzatmamak için Otto Spies’ın şu yargısının tarihi bir gerçeği ifade ettiğine katıldığımızı söyleyelim: “İşte bizim bugünkü kültürümüz de incelenecek olursa, Oriental tesirlerin bazen kuvvetlenerek, bazen zayıflayarak günlük hayatımızın her safhasında izler bıraktığı görülecektir.”(13)

Batı’nın tahrip ettiği değerler

Bütün bu örneklerin dışında genel ve ilkesel olarak mesele değerlendirildiğinde İslam’ın Batı’ya etki ve katkısını şöyle ifade edebiliriz: 1) Akılcılık; 2) Bireycilik (Bunu bugünkü Batı’daki bireyselcilik olan individualizmden ayırmak gerekir); 3) Zihin ile zihniyet ayırımıdır. Bugün biz Müslümanların kaybettiği, fakat Batı’nın 9-10. yüzyıllardan itibaren kazandığı bu üç temel ilke, yaratıcı felsefenin, bilimin ve kültürün en temel ilkeleridir. Burada bir gerçeğe de işaret etmek gerekir ki, Batı bu ilkeleri, 20. yüzyıldan itibaren saptırmaya başlamıştır; bireyciliği, bireyselciliğe, akılcılığı ve zihniyeti zihinciliğe dönüştürmüştür; böylece de değerler ve vasıtalar düzenini bozmuştur; bu da bugün bütün insanlık için büyük bir tehlike halini almıştır. Batı, İslam dünyasına ve Afrika’ya sözde demokrasi yerleştirmeye çalıştığını iddia ediyor, fakat demokrasi adeta bir terör olan savaşla mı yerleştirilebilir? Irak’ta ve çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinde olan şiddet ve kaba kuvvet demokrasiyi nasıl yerleştirecek acaba?

Sonuç
İslam dünyası bugün Batı’nın karanlık devrini yaşıyor ancak Müslümanlar akıllarını başlarına alabilirlerse, her zaman canlanma imkanları vardır; uzun tarihi tecrübeleri, sağlam dini kaynakları, güçlü tarihi şahsiyetleri vardır. Bugün olmaz ise, er geç yarın Müslümanları kendilerine döndürecek kimseler ortaya çıkacaktır. Bunu bilen Batılı bazı güç odakları özellikle son zamanlarda içten ve dıştan sürekli olarak, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e ve Atatürk gibi önderlere çamur atmaya yeltenerek, akıllarınca Müslümanların zihniyetini dönüştürmek istiyorlar. Fakat Müslümanlar akıllarını kullanırlarsa, er geç zafer aklın olacaktır. İşte bunun için Goethe’nin meşhur sözünü burada hatırlamakta yarar vardır:“Geleceğimizde İslam yatar. Er veya geç akla uygun olan İslam’ı kabul etmek zorunda kalacağız.” Bir başka Alman filozofu meşhur Nietzsche Deccal adlı eseGoethe’ni eserinde, Avrupa’nın kurtuluşu için Hıristiyanlığın Avrupa’dan kovulması gerektiğini düşünmektedir. Batı bugün yara yoğa Türkiye ve İslam dünyasına söz atarken, aslında bilinçli veya bilinçsiz kendi kaygılarını dile getirmektedir.

İslam uygarlığı bilimsel ve felsefi mirası ile önümüzde bir değer olarak durmaktadır; bu sadece bizim için değil herkes için evrensel bir önem arz etmektedir. Sorunumuz aklımızı başımıza alarak, kazandığımız bugünkü tecrübe ve kazanımlarla, geçrfıiş bilginlerimiz gibi düşünmeye çalışmaktır. Aklen ve bilmen doğru olan, İslam açısından da doğrudur. Ne İslm’dan ne de akıldan korkmaya gerek vardır. Eskiler mantık, matematik ve geometri bilmeyen müftünün fetvasına güvenilmez demişlerdir. Bunun altında yatan gerçek şudur: Sadece dünyayı değil, İslm’ı da anlamak için bilim gereklidir.

DİPNOTLAR
1)Rosenthal(F): Knowledge TrıumpLand; London,1970, Giriş ve 1. bölüm.

2)Sarton (G.): İnctroduction to the History of Science, 3.çilt Baltimore, 1927-1948; Mieli (A.) La Science Arabe et Son Role dans l’Evolution Scientiphique Mondiale, Leyden, 1938; Dunlop, (D.M):Arabic Science in the West, Karaçı 1969.

3)Naumkin (VN.): “Some Problems Relatedet to the Study of the Works by al-Gazali ; La Rasion et le Mircle Paris,1987,s.124.

4)Goodmann (L.E.): “Maimonides and Leibniz” Journal of Jewish Studies, s.214-216.

5)Jolivet (R): Metaphysique, Paris, 8. baskı, 1966,s.54-55.

6Palacios (MA.): Los Precedentes Musuşmanes del Pari de Pasca Santander 1920.

7)Jammer (M.)Goncepts of Space, The History of Theories of Space on Physıcs, 2 baskı, Haıward
University Press, 1969, s.67

8)Bullough (VL.): “Medieval Schoiasticism and Averroism: The İmplication of the Writings of İbni Rushd to Western Scince Averroes and the Englihtenment, New York, 1990, s.49.

9)Meier (K). “(Uber den Medina -Wurm’ Sudhoffs Archivs, XXX 1937-38, s.69-77

10) Brentjes (B.) ve Brentjes (S):İbni Sina (Avicenna ), çev. 0. 0zügül İstanbul; Pencere Yayınları, tarhsiz, s.70.
11)Navarrete (
A.): Collecfion de Viages y Descubrimientos Madrid 1825, c. I, s.261.

12)Bausani (A.): “islam as an Essential Part of Western Culture” Studies on İslam, Amsterdam-London, 1974, 5.19-36.
13) Spıes (O.) “Doğu Kültürünün Avrupa üzerindeki Tesirleri”; çeviren N. Ersoy, ATO Dergisi İlave Yayınları, No: 8, 1974, s.30.

Categories: Bilim, İslam Tarihi

Silahlı Peygamber Hz. Muhammedin medeniyet devrimi

Nisan 27, 2008 Yorum yapın

Hz. Muhammed de, bütün devlet ve medeniyet kurucuları gibi, elbette silahlı bir güce kumanda etmiştir. Hz Muhammed’in silahla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanIık, Hz. Muhammed’in silahına çok şey borçludur.

Silahlı peygamber

Batılı bilim adamları Hz. Muhammed’’den “Silahlı Peygamber” diye söz etmişlerdir. Örneğin Maxime Rodinson, Hz. Muhammed’in silahlı güç inşa etmesi devlet ve medeniyet kuruculuğuna giden bir stratejinin gereği olarak ele alır (1) Kemalist Devrimin önderleri de, başta Atatürk olmak üzere Hz. Muhammed’in de devlet ve medeniyet kuruculuğunu öne çıkarırlar. Mahmut Esat Bozkurt’un Hz. Muhammed’i anlatırken saptadığı gibi medeniyetler kılıçla kurulur: “Devlet kurdu, milletini her millete egemen kıldı. Bayındırlık içinde bıraktı. Çünkü hakkı unutma Kılıcı elinden bırakmadı.”(2)

Doğrudur ve çok önemlidir; Hz.Muhammed de, bütün devlet ve medeni’ kurucuları gibi, elbette silahlı bir gücü kumanda etmiştir. Silahlı güç tekeline sahip olmak, devletin ayırt edici özelliğidir. Silahlı güç varsa, devlet vardır. Ve her medeniyet, ancak devletle, silahlı güçle kurulur. insanlık kabile toplumundan devlet ve medeniyet kuruculuğuna silahın tekelde toplanmasıyla geçmiştir. İşte İslam Peygamberi’nin büyük başarısı da buradadır.

Mezopotamya uygarlığı, Mısır, Çin, İran, Türk, Yunan, Roma uygarlıkları, Cromwell’in İngiliz demokrasisi, Washington ve Lincoln’ün Amerikan demokrasisi, Robespierre’in Fransız demokrasisi, Bismarck’ın Alman birliği, Garibaldi’nin İtalyan birliği, hep silahla kurulmadılar mı?

Bütün bu nedenlerle Hz. Muhammed’in “Silahlı Peygamber” olması, onun uygarlığa katkısının temel şartıdır. Hz. Muhammed’i diğer birçok peygamberden ayıran en önemli başarısı, savunduğu davayı, silahlı bir insan gücünü örgütleyerek zafere ulaştırmış olmasındadır. Ve o dava, medeniyet davası idi. Nitekim birçok Batılı bilim adamı, bu açıdan Hz. Muhammed’i bir medeniyet kurucusu olarak tarihteki yerine oturturlar. Örneğin Goethe, Hz. Muhammed’i anlattığı bir şiirinde, O’nun “Deha sahibi insanın en mükemmel örneği” olduğunu belirtir. Büyük Alman şairi, Hz. Muhammed’i, derelerin ve çayların okyanusa ulaşmak için yardım beklediği koca bir ırmağa benzetmektedir.(3) Alman sosyalizminin önde gelen liderlerinden August Bebel de, Hz. Muhammed’in kurduğu İslam medeniyetini, Ortaçağ’ın Hıristiyan karanlığıyla karşılaştırır. Hz. Muhammed’in örgütlediği devlet ve kurduğu disiplin, Arap toplumunun ötesinde, Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na kadar büyük bir coğrafyada yaşayan insanlığı kucaklayan büyük bir medeniyet yaratmıştı. Bebel, Hz. Muhammed için şu değerlendirmeyi yapar: “Asya’nın o güne dek çıkardığı en büyük adam ve dünyanın gördüğü en büyük adamlardan biriydi.”(4) Bebel’in Veysel Atayman’ın çok güzel çevirisiyle Türkçe’mize kazandırdığı Hz Muhammed ve Arap Kültürü başlıklı kitabı, İslam’ın doğuşuyla yaşanan büyük medeniyet devrimini çok iyi anlatmaktadır.

Caetani de, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk başlarında Atatürk tarafından yayınlatılan 8 ciltlik İslam Tarıhinde, Hz. Muhammed’in tarihin yönünü gören çok önemli meziyetini saptamıştır. 0, “Zaman ve halin toplum sorunlarının gerçek yönünü” berrak bir şekilde kavramıştır. Bu nedenle toplumda filizlenen yeniliklerin başına geçmede büyük bir yetenek ve cesaret göstermiştir.(5)

Fernand Grenard da, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü başlıklı önemli kitabında, Hz. Muhammed’in medeniyet kuruculuğunun sınıfsal temellerini açıklar. İslamiyeti, bedevi çobanlar değil, şehirli tüccarlar kurmuştur. “İslam Peygamberi, Kızıldeniz, Habeşistan, Hind Okyanusu, Suriye ve Mezopotamya ile ticaret yapan Kureyş kabilesinin mensubudur.”(6)
İslamiyet’in ortaya çıkışı, tarihi en az bilen için, yeni bir dinin doğuşudur; ancak tarih içindeki yerine oturtacak olursak, yeni bir uygarlığın kurulmasıdır. Hz. Muhammed, bir peygamberdir. Ama aynı zamanda yeni bir devletin, yeni bir toplumun kurucusudur; büyük bir devrimin önderidir.

Hz. Muhammed’in silahla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanlık, bu nedenle Hz. Muhammed’in silahına çok şey borçludur.

2-Medeniyet devrimi

Devrimin içeriği

Hz. Muhammed’in önderlik ettiği devrimin içeriği nedir?

Siyasal açıdan bakarsak, İslamiyet kabileler halinde örgütlenmiş bir toplumun devlete sıçramasıdır. Kabileler arasında baskın basanındır kuralının geçerli olduğu yağmacılığın yerini, devlet düzeninin sağladığı barış ve huzur ortamı almaktadır. Böylece özel mülkiyet ve ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar yaratılmaktadır.

Ekonomik açıdan, kabilenin kapalı ekonomisinden ticaretin gelişmesi yoluyla para ekonomisine geçilmektedir. Para kazanan kişi, Allah’ın sevgili kuludur; yani “El-kasip habibullah.” Samir Amin, çeşitli eserlerinde, İslam uygarlığını Avrupa feodalizminden farklı bir toplumsal ekonomik kuruluş olarak niteler ve buna “Haraçlı toplum” adını verir.

Mülkiyet ilişkileri açısından, kabilenin ortaklaşa mülkiyeti çözülürken, özel mülkiyet serpilip gelişmektedir.

Bu zeminde kabilenin akrabalık ilişkileri, İbni Haldun’un deyişiyle “asabiye” bağı, Morgan ve Engels’in diliyle “gentilice” (kanbağı) ilişkiler dağılmakta, onun yerini ümmet almaktadır. Bedir savaşında Arap Yarımadası’nda ilk kez akrabalar karşı karşıya gelmiş ve birbirleriyle savaşmışlardır. Bu akrabalığa dayanan toplumun çözülmesi, onun yerini ümmet ilişkilerinin almasıdır. İslamiyet, kabile içindeki kardeşliği, bütün müminlere yayarak ümmet kardeşliğine dönüştürmüştür. Cemil Sena, bu süreci yalnız inanç açısından değil, toplumsal yöyüyle de ele alır.(7)

Hz. Muhammed’in getirdiği yeni hukuk sistemi, kervanların basılması ve yağmalanmasını yasaklamış, özel mülkiyet ve ticareti korumuş, böylece devlet düzenini sağlamış ve Arap Yarımadası’nda büyük bir enerjiyi birleştirip batıya ve doğuya doğru yönelterek büyük bir imparatorluğun önkoşullarını yaratmıştır.

Kuşkusuz bu büyük yönelişin ideolojik ve psikolojik iticilerini de göz ardı tutmamak gerekir. Toplumu ümmet kardeşliği içinde birleştiren yeni iman toplumun psikolojisini sarmalamış, büyük bir kolektif enerjiyi ateşlemiş ve cihad yoluyla dışa doğru yayılmayı örgütlerken tarihsel açıdan da toplumun kendi mücadelesiyle medeniyete sıçramasının manevi gücünü yaratmıştır.

Siyaset, ekonomi, toplum ve mülkiyet ilişkileri, hukuk, ideoloji ve toplum psikolojisi açısından toplam olarak baktığımız zaman, İslamiyet’in doğuşu ve gelişmesi, bir devrimdir. Bu devrim, tarihsel açıdan medeniyete geçiş devrimidir. Sümerlerden ve Çin uygarlığının kuruluşundan beri dalga dalga yaşadığı olay, başka bir tarihsel düzlemde bir kez daha yaşanmıştır

İslam medeniyetinin özgünlüğü

Ancak bu olay, eski medeniyetlerin bir tekrarı değildir. Devlete, özel mülkiyete, para ekonomisine, kanbağı ilişkilerinin çözülerek toplumun sınıflara bölünmesine ve feodal bağımlılıkların oluşmasına, felsefe ve bilimin doğuşuna geçiş anlamında, bütün medeniyetlerin oluşması, her toplumda farklı zamanlarda yaşanmakla birlikte, en sonunda aynı tarihsel aşamaya denk düşer. Ancak her medeniyet, farklı coğrafyalarda, farklı serüvenlerden gelen, farklı birikimler oluşturmuş toplumlar tarafından kurulduğu için, aynı zamanda kendine özgüdür.

Arap yarımadasında yaşayan Bedeviler, Hz. Muhammed’in başlattığı devrimle, feodal bir ticaret uygarlığı kurdular. Batıda İspanya’ya doğuda Asya içlerine kadar uzanan yeni imparatorluk, 7- 11. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezi ve öncüsü oldu. İspanya Emevilerinin Kordoba kitaplığında, 400 binden fazla sistemli olarak düzenlenmiş el yazması cilt bulunuyordu. 11-14. yüzyıl Avrupa’sında İslam ve Türk modası geçerliydi.(8)

İslam uygarlığı, Sümerlerden başlayan Ortadoğu, sonra Yunan ve Roma uygarlığının mirasını geliştirdi ve kapitalist Batı uygarlığına taşıdı. İslam uygarlığı ve Türk uygarlığı, bu açıdan 7. yüzyıl ile 15-16. yüzyıl arasında köprü oldu; öte yandan Çin ve Hint uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında da bir köprü oluşturdu.

9-11. yüzyılın dünyasına baktığınız zaman, insanlığın kapitalizme doğru sıçrayışını, Ortadoğu merkezinden yapacağı izlenimini edinirsiniz. 0 sıralar Batı Avrupa, uygarlığın merkezinde değil fakat kenarlarındadır ve bir bakıma derin ve karanlık bir uykunun içindedir. Ancak Ummanları aşan denizcileri sayesinde Batı, 15. yüzyıldan başlayarak dünya ticaretine hükmeder; büyük zenginlikler biriktirir. Artık uygarlığın merkezi, Batı Avrupa’ya kaymıştır. Böylece insanlık, kapitalist uygarlığa sıçramasını Avrupa’nın Atlantik kıyılarından gerçekleştirir. Dünün uygarlık merkezi olan Doğu geriliğin kuyularına itilir.

Taşlaşan önyargıları kıran bilimsel bakış

Dinler birbirine farklı cephelerden bakarlar. Haçlı savaşları ve cihad, bin yıl aşan bir süredir devam edip gelmektedir. Bu savaşlar, dinler arası savaş gibi görülür ama temelinde imparatorluklar ve sınıflar arasında savaştır; zaman zaman da ileri ile geri arasındaki savaştır. Bu savaşlarda din bayrağı altında toplanan imparatorlar ve toplumlar, birbirlen hakkında yüz- yılların derinleştirdiği yargılar oluştururlar. O yargılar taşlaşır, karikatürlere yansır.
Ama bilim, İslamiyet’e bu cepheleşme ve bu bağnazlığın içinden bakmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Çin’de, ister Batı’da Atlantik kıyılarında, ister Rusya, ister Güney Afrika’da, dünyanın bütün bilim merkezlerinde İslamın ortaya çıkışı, Ortaçağ’ın en büyük devrimidir ve Hz. Muhammed de, bu büyük devrimin önderidir.

Bir televizyon programından sonra vicdanlı bir grup İlahiyat Fakültesi profesörü, dokuz hocamız ziyaretime gelmişlerdi. Masaya oturur oturmaz, “Biz dünyaya tarihsel bakıyoruz” dediler. 0 gün hayatımın büyük mutluluk duyduğum sohbetlerinden birini yaşadım.

İbni Haldun’un deyişiyle “Tarih bilimlerin anasıdır.” Hatta sosyal bilim, tarihten ibarettir. Tarihsellik, gerçeklere yaklaşmanın biricik anahtarıdır.

3 Kemalist Devrim ‘in Hz. Muhammed değerlendirmesi

Atatürk’e göre Hz. Muhammed

Atatürk, bilindiği gibi, liseler için hazırlanan Tarih II lkitabının İslamiyet’in doğu- şu ve Hz. Muhammed’in hayatıyla ilgili bazı bölümlerini eliyle yazdı veya yazdırdı.(9) Bu kitaplarda, Hz. Muhammed’in, İslamın temel kaynakları sayılan Kur’an ve hadislerin verdiği bilgilere göre değil, tarih ve sosyoloji bilimlerinin bulgularına göre incelendiği görülüyor.(10)
Kemalist devrimcilerin ilgi alanı, İslam’ın inanç kaynakları ve düşünsel oluşumuyla sınırlı değildi. Bu inanç ve düşüncelerin boy verdiği tarihsel-toplumsal ortama daha büyük ilgi göstermişlerdir. Burada Fransız İhtilali sonrasının materyalist tarih anlayışı ve yöntemiyle karşılaşırız. Nitekim Atatürk, 1921 yılında İslamiyet’in “sosyo-politik bir sistemden başka bir şey olmadığını ve ferdiyetçilik ile komünizm arasında orta bir yol teşkil ettiğini” söyler (11)

Çağdaşlarının en yükseği”

Atatürk, Hz. Muhammed’in peygamberliğini toplumsal-siyasal bir olay olarak görmektedir. Muhammed, “bir din kurucusu ve dini bir devlet reisi”dir, başarılı bir komutandır. “Çağdaşlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispatlamıştır.”(12)
Daha sonra başbakanlık yapacak olan Şemseddin Günaltay, Hz. Muhammed’in “Cezbeye tutulmuş, sönük bir derviş” olarak tanımlanmasına, Atatürk’ün sert bir dille tepki gösterdiğini anlatır. Atatürk, böyleleri için, “O’nun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır” saptamasında bulunuyor ve “Cahil serseriler bizim tarih çalışmalarımıza katılamazlar” diyor.(13)

Hz. Muhammed’in asilzadelikten kurtarılması

Atatürk ve Tarih kitapları, Peygamber’in kökenini ve hayatını, “sonradan icat olunmuş” ve “efsanevi” bilgilerden arındırarak incelediler. Böylece İslam ulemasının kapalı devresinin dışına çıkarak, bir tarihçinin nesnelliği kaygısıyla hareket ettiler. Bu konuda Atatürk’ün öne sürdüğü saptamaların tarihsel gerçeğe uygunluğundan daha önemli olan, bilimsel yöntemi benimsemesi ve halkın aydınlanmasına hizmet çabasıdır. Atatürk, Peygamber’in başına sonradan takılan aristokratik haleleri, feodal çelenkleri ve kutsamaları rahatlıkla tartışmaktadır, İslam’ın önderlik ettiği feodalizm, daha sonra Peygamber’i, feodal asaletle ve feodal değer yargılarıyla bezemiştir. Soylu olmayan yoksul ve sıradan insanları ezen feodal sistem, Peygamber’e şanlı bir soy kütüğü icat ederek tarihi yeniden yazmıştır.(14)

Oysa Atatürk’ün de belirttiği üzere, “Muhammet kendisi hiçbir zaman asalet şerefi iddiasına kalkışmamıştır; o, boş teferruata ehemmiyet vermezdi; gayesine doğru tereddütsüz yürür ameli [pratik] bir adamdı. Muhammet, hiçbir zaman bir Asalet hücceti istemedi; damarlarında ibrani nebilerinin canı dolaştığını iddia etmedi; bilakis gerek kendisinin gerek ana ve babasının fakir halleriyle iftihar etti.” (15)

Görüldüğü gibi Atatürk, Hz. Muhammed’i kendisine sonradan yüklenmiş soyluluktan kurtarırken, bir bakıma demokratik toplumun gözünde daha değerli bir yere oturtmaktadır. Bu tutum kuşkusuz, Atatürk’ün feodal değer yargılarına savaş açmış bir demokratik dinin önderi olmasıyla bağlantılıdır.

Peygamberin rolü ve “kavmin halleri”

Cumhuriyet devrimcileri, İslam tarihini incelerken, kişinin tarihteki rolü ile toplumsal süreçler arasındaki ilişkiyi önemle gözetirler. Atatürk, Hz. Muhammed’in kabile toplumundan devlete sıçramadaki tarihsel rolüne haklı olarak övgüyle değinmekle birlikte, tarihi kişilerin yapmadığına da işaret ediyor. Ona göre, İslamiyet’in 13 yüzyıldır devam eden güçlü etkisinin nedenleri, Peygamber’in seçkin niteliklerinin ötesinde, toplumdadır.

Bu harikanın sebebini araştırırken yalnız Muhammed’in şahsı üzerin durmak yeterli değildir. Başka unsuri da göz önünde tutmak lazımdır. 0 unsurlar söz konusu adamın faaliyet sah sina oluşturan kavmin halleridir.”(16)

Atatürk, kendi tarih felsefesine uygun olarak, Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun oluşturduğu bir “faaliyet ala içinde rol oynadığını açıkça belirlemiştir. Devamla der ki: “Herhalde toplum Muhammed’in ilk telkinlerini yavaş bir gelişme ile düzeltmiş ve genişletmiştir.”(17)**

Hazreti Muhammed’in büyük devrimi

Atatürk, dikkatini, Hz. Muhammed ve İslamiyet’in tarihsel rolü üzerinde yoğunlaştırmıştır. Arap çöllerinde Hz. Muhammed’in ortaya çıkışı ve İslamiyet’in doğuşu, kabile hayatından büyük bir imparatorluğa geçiş aşamasına rastlamaktadır. Gelişen ticaret, kabile ilişkilerini dağıtır ve kabileler arası anarşiye son verecek güçlü bir otoriteyi ve hukuk düzenini gerekli kılar. Nitekim Bedir savaşında Arabistan’da birbirine kan bağıyla bağlı olan akrabalar birbirlerine karşı savaşmışlardır.(1 8)

Atatürk’e göre, islam öncesinde Arapların “toplumsal ve siyasi hayatları anarşi içinde”dir. “İdareleri de bir nevi halk idaresi”dir. (19) Atatürk’ün kastettiği “kabile demokrasisi”dir. Ancak kabile hayatına rağmen, meta üretimi filizlenmiş ve Mekke ve Medine gibi ticaret merkezleri olan şehirler kurulmuştur. Atatürk “Mekke ve Medine ahalisinin tüccar olduğunu” belirler. Hatta Yemen’de “küçük kabile krallıkları” olduğunu saptar. Toprağın verimliliği ve ticaretin gelişmesiyle bu kabile krallıkiarı arasındaki ilişkiye değinmemekle birlikte, Arap Yarımadası’nın güneyinde yer alan Yemen’in “büsbütün başka olduğunu”, “verimli yerleri” bulunduğunu ve “eski bir medeniyete” beşiklik ettiğini belirtir.(20)

Sonuç olarak Hz. Muhammed, ticaretin çözüldüğü bir bedevi kabile toplumundan “dini bir imparatorluğa” geçişe önderlik etmektedir. Atatürk, olayın “büyük bir devrim” olduğunu saptamıştır. Gerçi Atatürk, bu tarihsel sıçramanın toplumsal-ekonomik temeli ile siyasal ve ideolojik üst yapısı arasındaki ilişkileri açık olarak göstermemiştir, ancak altını çizdiği tarihsel olgular arasında tutarlı iç bağlantılar vardır.

Atatürk’ün kaynakları

Atatürk’ün incelediği Batılı İslam tarihçileri, İslamın kabile toplumundan devlete (imparatorluğa) geçiş olayına rehberlik ettiğini açıklamışlardı. Atatürk’ün İslam üzerine yazdıklarını birleştirdiğimiz zaman, bazı bulanıklıklara rağmen, bu kavrayışı benimsediğini söyleyebiliriz. Atatürk’ün İslam tarihi konusundaki kaynakları arasında Caetani’nin özel bir yeri olduğunu biliyoruz. İtalyan tarihçi, Hz. Muhammed’in “son derece terakkiperver bir ruha malik olduğunu” saptar. Atatürk’ün Caetani’nin İslam Tarihikitabında, altını çizdiği yerler arasında şu cümleler dikkat çekicidir:

Muhammed, sistemini daima muhitin gereklerine göre ıslah ve tadil etmeğe amade idi. Hayatının her vak’asında mesleğini daimi surette sabit ve muteber bir şekle sokmak istemediğini belli etmiş, gerek dini meseleler gerekse sosyal konularda bir düzeltme yahut düzenleme lazım geldiği zaman mazideki bir hata ile hiçbir zaman kendisini bağlı görmemiştir. Muhammed’in en büyük meziyetlerinden biri sisteminin esnekliği içinde kendi kendisine oluşan değişiklik ve yeniliği izlemek konusunda gösterdiği kolaylıktır. Her zaman çağıyta bir seviyede bulunmuştur. (…) Zaman ve halin toplum sorunlarını gerçek yönünü berrak bir intikal ile takdir etmiştir” (21)

Yeni bir uyqarlık

Yeni bir uygarlık doğmaktadır. Atatürk, yeni inanç sistemine geçiş ile yeni siyasal sisteme geçiş arasındaki ilişkiyi, materyalist tarihçiliğin verileriyle açıklamıştır: “Arap kabilelerinin mabudlarını temsil eden yere dik konulmuş taşlar”, arkada kalmakta olan kabile toplumunun inancıdır. Toplum, kabile putlarına taparken, soyut ve tek bir Allah fikrine doğru sıçramaktadır. “Gözle görünmeyen cin ler ve perilerin” yerini, “cinlerden yüksek olan Allah” almaktadır.(22)

Kabile putlarının en büyüğü, daha doğrusu en güçlü kabilenin ilahı, zamanla soyut bir tek Allah’a dönüşmektedir. Atatürk’ü Mısır uygarlığının gelişme sürecinde saptatağı bu olay, Arabistan’da yaşanan benzeri bir süreçte de yaşanmaktadır.

Uygarlığa daha sonra yükselen bir toplum, Ortadoğu’da kendisinden önce kurulmuş uygarlıkların uzun süreçler içinde oluşturdukları ve birbirlerine devrederek olgunlaştırdıkları ideolojik yapılanma ve kurumlaşmaları (tek Allahlı dinler) bir bakıma hazıra konarak ve en gelişmiş düzeyde benimsemektedir. Sumer, Babil ve Mısırlılardan Filistin’de oluşan tek Allahlı Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa kadarki gelişme, İslamın da ideolojik mirasını oluşturmuştur. Atatürk’ün İslamiyet ile Yahudilik, hatta Mısırlıların dinleri arasında kurduğu bağlantılar, aslında bu tarihsel süreç ve sıçramaları anlatmaya yöneliktir.

Türklerin İslamiyeti kabulü

Ancak Türklerin İslamiyeti kabul etmesine gelince, Atatürk’ün görüşlerinde çelişmeler görülür. Kimi zaman “Türklerin toplumsal geleneklerinin pek çoğunun İslam’ın hakikatlerine uygun ve yakın olduğu” kabul edilirken,(23) kimi zaman da bu olay, üstün bazı özelliklerin terk edilmesi gibi yorumlanır. Atatürk’ün bu değerlendirmelerinde, sosyolojik tarihçiliği terk ettiği söylenebilir. Olaya Türklerin kabileden devlete sıçrayışları açısından değil, o tarihte var olmayan milliyetçi açıdan yaklaşılıyor.

Türklerin İslamiyet’i kabulünün tarihsel sürece uygun bir yükselme olduğunu saptamak gerekir. Türk hakanları ve soyluları, daha Hunlar zamanında Orta Asya’da Tanju veya Gök Tanrı diye anılan tek tanrıyı keşfetmişlerdi. Bu açıdan uygarlaşmış Türklerin inancı Şamanizm değildi. Bu ciddi yanlışı ne yazık ki bazı tarihçilerimiz bile tekrar ederler. Oysa Şamanizm, din değil, büyücülük idi. Gök Tanrı’ya inanan kağanlık aristokrasisinin Şamanizmle bir ilgisi yoktu. Nitekim Türk kağanlıklarının uygarlığı temsil eden soyluları ve tüccarları, İslamiyeti kolayca benimsedi ve kabul etti. Çünkü İslamiyet’in Allah inancında Gök Tanrı’nın Ortadoğu’da Sumerlerden beri daha soyutlanmış. ve mükemmelleştirilmiş halini buldular. Kemalist Devrimin önderleri, bu konuyu yeterince açıklayamadı ve berraklaştıramadılar. Bu konuda Bozkurt Efsane/eri ve Gerçek başlıklı kitabımın “Gök Tanrı’dan Allah’a” başlıklı bölümünde geniş bir tahlil bulunmaktadır.(24)

Mahmut Esat Bozkurt : Hz Muhammed’in ihtilal hareketi

Yalnız Atatürk değil, Cumhuriyet Devriminin düşünürleri, Hz. Muhammed’in “büyük bir devrim yarattığını” saptamışlardır. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, üniversitelerdeki İnkılap Tarihi derslerinde Hz. Muhammed’i şöyle anlatıyordu: “Onun hadisesi, bir ihtilal hareketiydi. (…) Devlet kurdu, milletimi her millete egemen kıldı. Bayındırlık içinde bıraktı. Çünkü hakkı unutmadı. Kılıcı elinden bırakmadı.”(25)

Samsun Milletvekili Ruşeni Barkur:“Zamanının mühim İnkllapçısı”

Kemalist Devrim’in aşırı köktenci düşünürlerinden Samsun Milletvekili Ruşeni de, Atatürk’ün sayfa kenarlarına “alkışlar”, “bravo” gibi notlar yazdırdığı el yazması kitabında, Hz. Muhammed’i uzun uzun inceler. Ruşeni, İslamiyeti bir inanç olarak kabul etmemekle birlikte, Hz. Muhammed’in devriminden övgüyle söz eder:
“Muhammed yasalaştırdığı hükümlerle zamanının mühim bir inkılapçısı olduğunu ispat etmiştir. Günün ihtiyacına göre ümmetine ayet yetiştirmesi ve bazen gördüğü lüzum üzerine yeni bir ayetle eski ayetleri değiştirmesi, herhalde Muhammed’in uzun mücadele ve derin muhakeme ile bir toplum hayatı kurmak istediğine işaret eder. Bundan dolayı Muhammed şüphesiz büyük bir tarih adamıdır.”(26)

Cumhuriyetin tarih öğretmeni Hz. Muhammed’i nasıl yazdı?

Kemalist Devrim’in bilimsel eğitim sistemi, İslamiyet ve Hz. Muhammed’i 1930’larda genç kuşaklara, Lise Tarih, Medeni Bilgiler ve İnkılap Tarihi kitaplarında, yukarda kısaca özetlediğimiz içerikle anlatmıştır. Bu tarihsel tavrın, İkin Dünya Savaşı sonrasında bile devam ettiğini saptıyoruz. Kabataş ve Şişli Terakki liselerinin tarih öğretmeni Sami Nafiz Tansu’nun 1945 yılında yayınlanan “Tarihte Orta Zamanlar Il” başlıklı de kitabında, İslam devriminin sınıfsal karakteri şöyle açıklanır:

Hz. Muhammed’in bu yeni inkılabın da her devrimde olduğu gibi hürriyet, adalet, müsavat, kardeşlik esasları vardır. O yalnız tek tanrı üzerinde değil, he şeyden evvel bir sınıf inkılabı üzerinde duruyor, haksız kazançların zulüm olduğuna işaret ediyordu. O zaman tehlikeli bir insanla karşılaştıklarını anlayan Mek ke’nin zenginleri, (…) Müslümanlar boykot yaparak onları müşkülata uğratmışlardı.”(27)

Peygamber’in Medine’ye göçünü ve savaşları biliyoruz. Bütün bu mücadeleden zaferle çıkan Hz. Muhammed’i Mekke’ye dönüşünü Kemalist Devrim’i tarihçisi şöyle anlatır:

Peygamber yaşlı gözler ile Mekke’den kaçtıktan tam on sene sonra davasına bağlanmış, ona inanmış bir kalabalığın içinde mesut bir şef, bahtiyar bi inkılapçı olarak yükseliyordu.”(28)

Hz. Muhammed, Kemalizmin tarihçilerine göre, “Yalnız büyük bir insan. İnkilapçı bir önder, büyük bir din kurucusu değil, aynı zamanda Arabistan’ın kudretli hükümdarı idi.”(29) Bu devrimci önder, yeni bir medeniyetin kuruluşuna önderlik etmişti.(30)

Atatürk döneminde, 1935 yılında kaldırılana kadar, din derslerinde, Arapların islamiyet’e geçişleri medeniyet kuruculuğu olarak öğretildi.(31)

DİPNOTLAR
1,)Mazhne Rodinson, Hazreti Muhammed; çev. Atilla Tokatlı, Gn Yayın/arı, Istanbul 1968, s.141 vd

2)Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali I-Il Kaynak Yayın/arı, s. 64 vd; 129 vd; 132, 401..

3) Aynı kitap, s.290.

4) August Bebel; Hz. Muhammed ve Arap Kültürü Çev.. Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, İkinci baskı, İstanbul 1999; s.33 vd

5)Caetani İslam Tarihi 1924. c. 1, Sadık Perinçek’in yeni yazıya çevirdiği daktilo metin.

6)Fernand Grenand; Asya’nın Yükselışı ve Düşüşu, çev. Orhan Yüksel; MEB Yay., 1992, s.22

7)Cemil Sena, Hazreti Muhammedin Felsefesi s.l7vd; 47vd; 433 vd.

8)Fernand Grenand ; Asya’nın YükseIişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel; MEB Yay, 1992, s.22

9 )Atatürk’ün İslamiyet ve Hz. Muhammed konusundaki el yazmaları için bkz Doğu Pemıçek, Kemalist Devrim 2 Din ve Allah Birinci basım, İstanbul; Eylül1994.

10)Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim Din ve Allah, birinci basım, İstanbul; Eylül 1994. Özellikle “KemaIizme Göre İslamiyet başlılklı bölüm.

11)Streit ile görüşmesi, Atatürk’ün Bütün Eserleri C. 11, s.63.

12)Tarih Il; Kaynak Yayınları’nın tıpkı basımı,5.93.

13)Şemseddin Günaltay aktarıyor, Ülkü c.9, 1945 s.100, s.4.

14) Aynı kitap, 5.227 vd

15) Aynı hitap, s.229. “Kerek” sözcüğünü Atatürk, el;vazısıyla böyle yazmış. Bugün “gerek” diye yazıyoruz.

16) Aynı kıtap, s.251.

17) Aynı kitap, s.251.

18)Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar Il; Çığır Kitabevı, İstanbul 1945 s.44.

19)Doğu Perinçek, Kemalist Devrim 2, 5.223.

20) Aynı kitap, s.225

21) Caetani İslam Tarihi 1924 c. 1, s. 142’den nakleden Gürbüz Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, 5.112.
22) Doğu Perinçek, Kemalist Devıfrn 2, s.225 vd.

23)Atatürk’ün Bütün Eserleri c. 15 s.211.

24) Bkz. Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul; Şubat 2003, s.114 vd

25)Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali I-Il, Kaynak Yayınları, s. 64 vd; 129 vd; 132, 401.

26)Ruşeni Din Yok Milliyet Var, 1926, Elyazı kitap, Atatürk Kütüphanesi; Çankaya Arşivi; no:2, s.4.
27)Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar Il; Çığır Kitabevi, İstanbul 1945 s.42

28) Aynı eser, s.48.

29) Aynı eser, s.49.

30) Aynı eser s.59.

31) Bu konuda bkz. Muallim Abdülbaki Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri, 1927-1931, ikinci basım,
Kaynak Yayınları İstanbul; Nisan 2005 s.3 55

Categories: Bilim, İslam Tarihi
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.