VURAL SAVAŞ :CUMHURBAŞKANLIĞI ABDULLAH GÜL’E EMANET EDİLEBİLİRMİ?
Cumhurbaşkanı adayı olarak ismi ortaya atıldığından beri, ne kadar “sahibinin sesi” politikacı, yazar, sözde bilim adamı ve televizyonlara yorumcu(!) olarak çıkarılan kişi varsa; Abdullah Gül’ün “ılımlı, demokrat, Anayasamızın hem laiklik hem de ülke bütünlüğüne sözde de özde de bağlı, tecrübeli başka ülkelerin devlet adamlarının saygınlığını kazanmış, yaşanması kaçınılmaz gerginlikleri yumuşatabilecek, ekonomideki iyiye gidişin devamına en güzel katkıları yapabilecek, tüm kurumlarla uyum içinde çalışabilecek bir kişi olacağı yolunda yoğun bir propaganda faaliyetine giriştiler.
Abdullah Gül’ün gerçek kişiliğini ve özellikle emperyalist devletlerin desteğinin neden onun üzerinde yoğunlaştığını açıklığa kavuşturmanın sanıyorum ki tam zamanıdır.
İşte bu konudaki belge, bilgi ve yorumlardan bazıları:
1.Abdullah Gül, Kayseri Lisesi’ni bitirdiği yıl iki arkadaşıyla 3 Temmuz 1969’da hayranı olduğu, sağın “idolü” Necip Fazıl Kısakürek’e yazdığı ve “islam davasının zerre tavizsiz müdafii üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliği’nin ruh gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arz eder, hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış elbet bizimdir” ifadelerine yer verdiği mektup, siyasi yaklaşımına yön veren yaklaşımlarını özetliyordu.(Cumhuriyet Gazetesi 25.04.2007)
2.12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası.80’li yılların ilk yarısı. Askeri yönetimin esip, savurduğu bir dönem. 0 tarihte, doğal olarak, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen ilginç beraberlikler, bugünün tarihini yazmaya uzanıyor.
Dönemin Kocaeli Valisi Vecdi Gönül, bugünkü Milli Savunma Bakanı ve bir ara Cumhurbaşkanlığı adaylarının favori isimlerinden.
Dönemin SEKA Genel Müdür Yardımcısı Kemal Unakıtan, bugünkü Maliye Bakanı. Unakıtan bir süre sonra, SEKA’daki görevinden istifa ediyor, Istanbul’a geliyor.
Tayyip Erdoğan, Unakıtan’ın mali müşavirlik bürosunda, onunla birlikte çalışıyor. “Kemal Ağabey” raconu buradan geliyor.
ÜÇGENDEKİ TANIDIK
Aynı dönemde, Erdoğan, Unakıtan, Gönül üçgeninde, kenarda duran tanıdık biri daha var. Onlarla siyasal alış verişte bulunan Abdullah Gül.
Gül, o günlerde Sakarya Meslek Okulu’nda okutman. Ders veriyor. Günün birinde, gözaltına alınıyor, öğrencilere din propagandası gerekçesiyle.
İzmit’te 15. Kolordu Tutuk Evi’nde bir hafta kalıyor. Sonra, yargılanmak üzere, Istanbul 1. Ordu’ya gönderiliyor.
Askeri yönetimin Başbakan Yardımcısı Turgut Özal. Askerlere rağmen, ekonomide tek söz sahibi o. 24 Ocak ekonomik kararlarının mimarı. 24 Ocak kararları her ne kadar, Demirel Hükümeti’nin imzasını taşıyor- sa da, orada tartışmasız tek isim Özal.
Askeri yönetim, 24 Ocak kararlarını uygulamaya devam kararını verince Generaller Özal’ı Başbakan Yardımcılığına getiriyor. Özal, aynı ekonomik programı yürütmekle görevli. Onun IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerinde tek bir gölge yok. Türkiye o sırada bu iki kuruma, dolayısıyla, Özal’a muhtaç.
ASKERLERE RİCA
Arkasındaki bu güçle, Özal, Abdullah Gül için devreye giriyor. Gül, Ozal’ın askeri yönetime ricasıyla serbest bırakılıyor. Sonra, Islam Kalkınma Bankası’na gidiyor.
Özal’ın devreye girerek serbest kalmasını sağlaması, Gül’ ün siyasi yaşamında önemli dönemeçlerden biri. Türkiye’den uzak kalıyor. Bazen uzak kalmak, yeni hazırlıkların habercisi.
Bugün yaşananların hiçbiri tesadüf değil. Bugünkü birlikteliklerin biri bugüne ait değil. Bu ilişkilerin tarihi geçmişi ve dayanışması var.
Özal o sırada patron. Erdoğan ile Gül çırak. Türkiye bugün, o gü çırakların hegemonyasını yaşıyor. Ama, onlara yolu açan Ozal. Eski milli görüş ekibinden.
Daha öğrenci iken, daha milli görüşün gençlik kollarında iken sokaklara pankart asmakla başlayan siyasal yaşam, Erdoğan-Gül ikilisininin en tepe noktasına getiriyor.
Siyasetin en alt kademesinden başlayıp, bütün dar sokaklarından geçerek. (Yalçın Doğan, Gül’ü Özal Kurtardı, Hürriyet Gazetesi 26.04.2007)
3.Abdullah Gül 1976-1 978 yıllarında Fehmi Koru ve Şükrü Karat ile birlikte Milli Kültür Vakfı’nın bursu ile doktora yapması için Ingilter gönderildi. Doktora yaptığı Exeter Üniversitesi, Ingiliz Üniversiteleri sında “Kürt Araştırmalar Enstitüsü” olan tek yüksek öğretim kurumu. Yeni Çağ gazetesinde Arslan Bulut da yazdı bunu.
Exeter Üniversitesinin karanlık bir sicili var. Ingiliz Istihbarat Örgütünün yan kuruluşu olan Green Peace (Yeşil Barış) örgütü bu Üniversite tarafından kurulmuş.
Ingiliz lstihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanl nın önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görmüş. Ayrıca Arap ve Islam dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilmiş.
Abdullah Gül, Exeter Üniversitesinde iki yıl eğitim gördü. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da sınıf arkadaşıydı.
İslam Kalkınma Örgütü Genel Sekreteri Prof. Ekmelettin İhsanoğlı. Exeter Üniversitesi’nde doktora çalışması yapanlardan biri… (Sırrı Yül Cebeci, Siirtli Abdullah Gül. Tercüman Gazetesi 26.04 2007)
4. Dilerseniz şimdi Abdullah Gül’ün zaman içinde söylediklerine kulak verelim:
“Askerler ve laik seçkinler, İslamcıların açıkça meydan okuması anlamına geldiği gerekçesiyle devlet dairelerinde türbanı yasakladılar… Onlar laik seçkinler değil, din karşıtları. Adı Ateizm olan başka bir din yaratmak istiyorlar. Asıl hoşgörülü olmayanlar laiklerdir. Kendi yaşam biçimle empoze etmeye çalışıyorlar. Bu yaptıklarını Batı uğruna yapıyorlar. Batı’ya baktığımızda hiçbiri bunlar gibi değil. Bu ülke için utanç verici değil mi? Partiyi kapatıyorlar, ama o parti parlamentoda en büyük grubu oluşturuyor. Bu yüz karasıdır.”
Abdullah Gül’ün bu sözleri 20 Nisan 1998 tarihli Chiristian Science Monitör adlı gazetede, Scot Paterson imzasıyla yayınlanıyor.
Gül, Türkiye’de Ertuğrul Özkök ile yaptığı görüşmede, bu sözleri tevil etmeye çalışıyor.
Peki ya, o günlerde Milliyet’te çalışmakta olan Nilgün Cerrahoğlu 10 Aralık 1 995’te, Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı iken yaptığı nuşmaya ne demeli?Kısaca göz atalım:A.Gül- Artık saklanamaz gerçekler var. İslamın yalnız ahireti de dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben Müslümanım buna inanıyorum
N.Cerrahoğlu-Tercihiniz Şeriat öyle mi?
A.Gül-Türkiye’de geçerli kanunlar arasında, İslama aykırı olanlar var, olmayan da. Aykırı olanlar baskıdır. Baskı kalkacak. Bu hakkı kullanacağım. Halka bu imkanı vereceğim.
N.Cerrahoğlu-Camiye, namaza, Kuran okuluna kim mani oldu ki?
A.GüI-Düzen Türkiye’de İslamı caminin içine hapsetti. Biz İslamı hayat tarzı olarak görmek istiyoruz. (Ali Sirmen, Abdullah Gül Sivil darbe Neferidir, Cumhuriyet Gazetesi,27.04.2007)
5. Abdullah Gül, “Refah Partisi’nin Yeşil Devrim’in yolunu açacak” yorumuyla verilen İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeçte aynen şöyle demişti:
“Bu Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.
İNKARA GAZETECİDEN YANIT
TRT’de bu sözlerini inkar etmesin mi? Efendim gazeteci kendisine gelmiş, konuşmuşlar ama bu sözleri söylememiş, sonra da tekzip göndermiş! Hani nerede tekzip? Niçin bunu o zaman açıklamadın? Nitekim o haberi yazan Jonathan Rugman yazdıklarının doğru, bant kaydının kendisinde olduğunu dün açıkladı. Bir devlet adamı (!) düşünün ki sıkıştığında geçmişteki bütün sözlerini inkar ediyor. Ayıptır yahu! (Emin Çölaşan, İnkar size yakışır mı Abdullah Bey, Hürriyet gazetesi 3. 05.2007)”
“28 Kasım 1995 tarihli Posta gazetesinde bu sözler Abdullah Gül’e atfen manşet olarak yayınlandı mı? Yayınlandı! Peki, Abdullah Gül Posta gazetesine herhangi bir açıklama gönderdi mi? Hayır! Dava açtı mı? Avukatının beyanından anlaşıldığına göre, hayır! Gönderildiyse bunların belgeleri nerede? (Arslan Bulut, Erdoğan ve Abdullah Gül’ün siyaset ahlakı!, Yeniçağ gazetesi 5.5.2007)”
6-Peki ne demişti bir seminerde Bay Gül? “Ne Mutlu Türküm Diyene lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür.” Ergün Poyraz’ın satış rekorları kıran son kitabından da bir örnek vardı. Bay Gül şöyle diyordu: “Çukurca’da dağa ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ diye yazmışsınız. Maalesef resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde ırki taassup (ırkçı yobazlık) olarak tezahür ettirmiştir.” Bay Gül televizyon ekranında zor durumda kalmıştı. Bu sözlerini hemen inkâr etti, beni yalancılıkla suçlamaya kalkıştı ve böyle bir toplantıya katılmadığını söyledi! Bakınız, benim verdiğim örnek “Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği” isimli kitaptadır. (İş Dünyası Vakfı Yayını) Seminere katılanlar Tunç Bilget, Kamuran İnan, Muzaffer Özdağ, Abdullah Gül ve Abdülhaluk Çay. Ergün Poyraz da Musa’nın Çocukları adlı kitabında Gül’ün sözlerini hangi kitaptan aldığını bildiriyor: Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Mehmet Metiner’in “Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” isimli kitabı. Gül, şimdi inkara yeltendiği o sözlerini Osman Tunç’un yönettiği DYP’den Baki Tuğ, DEP’ten Remzi Kartal ve kendisinin katıldığı toplantıda söylüyor. Her iki panel-seminer-toplantıda söylenenler banda alınıyor ve kitap yapılıyor. Ancak TRT ekranında sıkışan Gül, “Ben o kişilerle öyle bir toplantıya katılmadım” demek zorunda kalıyor. Ne acı değil mi! Bay Gül’ün yalanladığı olayı dün Baki Tuğ’a sordum. Yanıtı şöyleydi: “O toplantı Ankara’da Necatibey Caddesi’nde bir yerde söze edilen kişilerin katılımıyla aynen yapılmıştır. Yazılanlar doğrudur”. Bir devlet adamı (!) ve cumhurbaşkanlığı adayı (!) düşünün ki, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişiyle alay ediyor, aşağılıyor, karşı çıkıyor… Ve gün geliyor, bunlar belgeleniyor. Zorda kalınca sözlerini ve o toplantılara katıldığını kabul etmiyor, inkara yelteniyor, yalanlamaya kalkışıyor! Ne yazık ki mert, dürüst ve yürekli olamıyor. Sözlerinin bile arkasında duramıyor. Oysa hepsi kitaplara geçti, arşivlere girdi. Kim kimi yalanlıyor? Yakışır mı, ayıp değil mi ABDullah Bey! (Emin Çölaşan, sözkonusu makale)
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
4.05.2007 tarihli Yeniçağ gazetesi, manşetten şu haberi veriyor: “Ne Mutlu Türküm Diyene lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür” sözünü inkar eden, “Ben böyle bir toplantıya asla katılmadım” diyen cumhurbaşkanı adayı ve Dışişleri bakanı Abdullah Gül’e yalanlama geldi. İş dünyası Vakfı Genel Sekreteri Muammer Ukul, “Gül, o toplantıya katıldı ve konuştu” dedi.
Muammer Ukul, “Sayın Abdullah Gül o zamanlar bir sivil toplum kuruluşu olan Türkiye Gönülllü Kültür Teşekkülleri’nin 3. İstişare Toplantısına katılmıştı. Konuşmalar daha sonra kitapçık halinde basıldı” diye konuştu.
7-Abdullah Gül’le 1980 yılında 16 yaşında evlilik yapan Hayrünisa Öztürk, 1998′de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanmıştı. Hayrünisa Gül, kayıt yaptırmaya, kapatılan Fazilet Partisi milletvekili olan eşi Abdullah Gül, avukatı ve noterle birlikte gitmişti. Ancak Gül’ün türbanlı fotoğrafı nedeniyle kaydı yapılmamıştı. Türkiye’deki yargı yollarından sonuç alamayınca 2002′de AİHM’ye gitmişti. Tıp öğrencisi türbanlı Leyla Şahin’in Türkiye aleyhine açtığı davayı AİHM’de kaybettiğine ilişkin ilk bilgilerin AKP Hükümeti tarafından öğrenilmiş olmasının Gül’ün dava dilekçesinin geri çekilmesinde etkili olduğu belirtilmişti. (Cumhuriyet gazetesi 25.04.2007)
8. Abdullah Gül, Danıştay’ın öğretmenin türbanla okula giremeyeceğine ilişkin kararını Cidde’ye girişi sırasında 12 Şubat 2006′da şu sözlerle değerlendirmişti:
“Doğrusu bunu kaygıyla karşılıyorum ve hayretler içinde kaldık. Türkiye’nin giderek demokratikleşme eğilimine ters bir davranıştır bu.”
“…kararı yanlış ve tehlikeli görüyorum. Çünkü böyle bir yaklaşımla giderek, yarın oruç tutan bir öğretmeni bile, öğrenciye yanlış örnek oluyor diye suçlanırsınız. Çünkü görebildiğim kadarıyla bu karar dini bir vecibeyi yanlış bir örnek olarak gösteriyor. Bunlar çok tehlikeli ve yanlış şeylerdir, ümit ederim ki düzelir. Bütün bu kararlar alınırken, şu herkesin zihninde olması gerekir ki Türkiye giderek özgürleşen, demokratikleşen, sivil alanı daha da genişleten bir toplum olacaktır. Buna kararlıyız. Toplum olarak, Meclis olarak, hükümet olarak kararlıyız.”
BÜYÜK RİSK
9. Abdullah Gül, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak, Roma’da yapılan bir toplantıda, “Türkiye’ye türban konusunda yeterli baskı yapılmadı” şeklinde serzenişte bulunmuştur.
Bir kez daha anlaşılmıştır ki, anti Kemalist parti iktidarının ileri gelenleri, kafalarına koydukları “dinci düzeni” -devlet organlarında tepeden tırnağa kadrolaşarak- yerleştirmekten vazgeçmemişlerdir.
26 Ocak 1970′te kurulan Milli Nizam Partisi ile başlayıp aynı kadroyla Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve nihayet Saadet ve AKP ile sürüp giden “antilaik ideoloji”yi benimseyen bir kimse olan Abdullah Gül, Milli Görüş kökenlidir ve Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olan Refah ile Fazilet Partisi’nden de milletvekili olmuştur.
Cumhuriyet orduları, üniversite, bilim kurumları, bağımsız yargı organları gibi devletimizin en önemli kurumlarıyla kavgalı olan bir iktidar partisi mensubunun, Atatürk Türkiyesi’nin Cumhurbaşkanı olması Türkiye’nin geleceği açısından bir riziko faktörüdür.” (Dursun Atılgan, Cumhurbaşkanı AKP’den seçilirse, Cumhuriyet gazetesi/ 26.04.2007)
FETHULLAH İÇİN KRİPTO
10. Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturmasının hemen ardından yurtdışı temsilciliklerine gönderdiği kripto ile Milli Görüş ve Fethullah Gülen cemaati temsilcilerinin devlet protokolüne sokulmasını istediğini iletti. Kriptoda ayrıca büyükelçilerin cemaat temsilcileri ile temas kurması talimatı da verilmişti (Cumhuriyet gazetesi/25.04.2007)
11. Bir din bilgini olan Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, şunları söyledi:
“Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilirse: Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakanlık… Siyası İslâm üzerine siyaset yapmış, bu nedenle 3 partisi de kapatılmış zihniyetteki 3 şahsiyet, devletin 3 temel noktasında oturuyor olacak…”(Güngör Mengi, Güven Meselesi, Vatan gazetesi/ 27.04.2007)
12. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, daha önce şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, irtica tehdidi değerlendirmelerini ‘kuru gürültü’ olarak nitelendirdi. Büyükelçinin sözlerinin arka planına bakılırsa, AKP hükümetinin ABD ile imzaladığı ve Türkiye’yi Washington’ın bölge siyasetlerin eklemlenen yeni Vizyon Belgesi’nin uygulamaya koyulduğu ve ABD’nin AKP’ye yönelik desteğinin ömrünü uzattığı görülüyor… Ilımlı İslâm, siyasal olarak ABD’nin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve nihayet rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü BOP’un taşıyıcı kavramıdır. Ve bu kavram/stratejik planlama, Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular gibi tarikatların, kimi siyasi İslâmcı parti ve çevrelerin yanı sıra, AKP ve Gülen hareketinin kapısına çıkmaktadır… Aslında Fethullah Gülen, daha yolun başından itibaren ABD ve onun istihbarat örgütleriyle ilişkili bir isimdir… Ilımlı İslâm projesinin içeriden, bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından beslenen bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali güce ve yaygın bir etkileme alanına sahip olan Fethullah Gülen’den başkası değildi.” (Cumhuriyet gazetesi/ 7.10.2006)
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DÜŞMANI…”
13. İç Hizmet Kanunu’nun 35′nci maddesi gereğince “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumakla” görevli Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, laiklik konusunda gösterdiği hassasiyet boşuna değildir ve 27.04.2007 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada “Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir” denmesi, geleceğimize daha bir güvenle bakmamızı sağlamıştır.
Atatürk, Serbest Fırka (Parti) kurulurken Fethi Bey’e yazdığı ve 12.08.1930 günü basına açıklanan mektubunda: “Memnuniyetle görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım budur” demişti.
Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş Hikmet Bayur’un yazdıklarıyla yazımın bu bölümüne son vereceğim (Hayatı ve Eseri, s.345):
“Atatürk yalnız bir konuda genel tartışmaya izin vermemiştir. O da dinin riyakârane sömürülmesi konusudur. Atatürk’ün diktatörlüğü ancak ve ancak bu yüzden kurulup yaşamıştır.”
Kaynak:Aydınlık Dergisi

Müslümanlarin iç hastaliklari
bebek ölüsü fotograflarina aglamaktan bikmadik mi?
bütün suçu Israil ve ABD’de arayarak aslinda kendimizi gerilige mahkum ediyoruz. Bugün Irak’ta ve baska yerlerde yasanan zulümler bir sebep degil sonuçtur. Kur’an’in hükümlerine aykiri sekilde savasan, sivil öldüren, intihar eden müslümanlar bu zulümü bir kimlik gibi benimsediler. Muzaffer degil mazlum bir toplum olduk. Bugün israil, yarin rusya öbürgün çin saldiracak bize.
Bu makaleyi bütün din kardeslerime öneriyorum :
http://www.derindusunce.org/2007/05/19/muslumanlarin-ic-hastaliklari-ve-neo-cahiliyye-devrinin-sonu/