YALÇIN KÜÇÜK:”TEKELİSTAN”
Yalçın Küçük “Tekelistan “ çalışması Sebatayizm konusunda baş yapıttır. Araştırmacalar yeni ufuk kazandırmıştır. Yalçın Küçük’ün Tekelistan savunduğu görüşleri kabul etmediğimi belirtmek isterim. Karşı görüş yazarı katıksız bir “kuvvai milliyeci” ve “ Atatürkçüdür” Yalçın Küçük’ün her düşüncesine katılması, mümkün değildir. Şüphesiz Yalçın Küçük değerli bir bilim adamıdır. Tekelistan çalışması için Yalçın Küçük’e Türk halkı teşekkür borçludur.
Yalçın Küçük’ün Tekelistan kitabı hakkında yazmak istemiyor, Tekelistan hakkında yazmayacak, görüş belirtmeycektim. Araştırmacı yazar Soner Yalçın’ ın “Beyaz Türklerin Sırrı Efendi” yayınlanınca deyim yerimdeyse yer yerinden oynamıştı. Sanıyorum 2004 yılının Mayıs ayıydı, Efendi’yi okumaya başlayınca bitirinceye kadar,elimden bırakamamıştım. Yalçın Küçük ise Tekelistan’da bilimsel yöntemlerle derin analizlere giriyor ve sonuçlara ulaşıyordu.
TEKELİSTAN DA NE ANLATILMAK İSTENİYOR?
Ülkemizde Kripto Yahudilerin ve Sebatayistlerin olduğu tartışılmaz bir gerçeklik olduğunu, Sebatayistlerin İsrail kurulduktan sonra kendilerini Türkiye’ye ait hissetmediklerini, Sebatayistler Hürriyet Radikal ve diğer yazılı ve görsel Medya’yı yönettiklerini, ülkemizde ki ahlaki bozulmanın en önemli nedenlerinden birinin sebatiyistler olduğunu ileri sürüyordu Yalçın Küçük. Şarkı söylemeyi bilmeyenlerin assolist olduğunu,ekonomiden anlamayanların Üniversitelerde Profesör olduğunu,gazetelerde ekonomi yazıları yazdığını,Üniversite rektörlüklerinin ve dekanlıkların,Dış işleri Bakanlığında ki bazı koltukların sebatiyistlerin tapulu malı olduğunu ileri sürüyordu. Sebatayistler dinlerine aşırı bağlı olduklarından, Türk ve Müslümanlarla evlenmediklerini medyadan tanınmış örneklerle Tekleistan Kitabında veriliyor….
Yalçın Hoca kitabında “Sormayan toplum cansIzdır. Bunu İbn Haldun ‘un Asabiye kuramı ile de tekrarlaybiliriz;soru yoksa klan hırsı bitmiş anlamındadır. Sormak çöküşten çıkış aramaktır ve borazandan bir “ti” işareti sayabiliriz.”
Yalçın Küçük Tekelistan’da onomostik (anlam bilim) çalışması ile Türkiye’de ki Sebatayistleri deşifre ediyordu. Yalçın Küçük’e karşı medyada yapılan linç nedensiz değildi. Bazılarının çıkıp çatlak Profesör demesi, Hürriyet ve Radikal takımının sürekli Yalçın Hocaya saldırması nedensiz değildir.
Aşağıda ki metin Yalçın Küçük’ün Tekelistan kitabından alıntıdır.
Bilimde, kuruluş, çok zaman üst kattan başlar; binalarda çöküş ise hep alt kattandır. Binalarda çok somut olduğunu biliyoruz, çünkü çöküşü görebiliyoruz. Buna karşın bir devletin, bir düzenin, bir politikanın çöküşünü, hissetmekle birlikte, görmek her zaman mümkün ve kolay olmuyor, çünkü enkazı teşhis etmekte güçlük çekiyoruz; kaldı ki, devlet, düzen ya da politika çöküşü kabul etmemek eğilimindedir. İlaveten bir de şu çıktı, Sovyet Düzeni’nin yıkılmasından sonra çöküş’e “devrim” demek adet olmuş haldedir, çünkü artık “devrim” sözcüğü “provokatör” olmaktan çıkmıştır, Oligarşik asimilasyona uğradıgını görüyoruz ve bu nedenle olabilir, bugün Türkiye’de oligarşi her gün bir devrim yapmaktadır, “ötekiler” diyebiliriz ve o halde oligarşik medyakratlar “devrim” sözcügünü de işportaya düşürdüler. Öte yandan, devletin, düzenin veya politikanın kendisine en karşı devlet, düzen ya da politika tarafından işgal edilmesi de mümkündür, buna da “kurtuluş” ya da “yenileşme” dendiğini, yaşayarak teşhis etmek durumundayız. Demek ki, kavramak zor’dur.
Peki “çöküş” nedir, madde’si saf değil, elle tutulamamaktadır, gösterilen karışık olunca gösterge açık olamamakta ve bu nedenle, çok zaman zorluğu çevirebilmek üzere ve büyük bir haksızlıkla, “iflas” sözcüğü kullanılmaktadır, anlaşılıyor, ekonomizm, etkisini en çok dilde göstermektedir. İngilizce “bankrupt” veya Fransızca, “banqueroute” köklerinden geliyor ve buradaki “banque” veya “bank” sözcükleri ise, ilk bakışta sanıldığının aksine, çıkışı itibariyle, banka ile ilgili değiller, nehir kenarına da “bank” diyoruz. Buradan esinlenerek parklarda, su kenarlarında oturmaya elverişli setlere de “bank” adını veriyoruz; masa olabilir veya bankalardaki çalışanlarla mevduat sahipleri arasındaki tezgahlar da buradan geliyorlar, yüksek olmaları şarttır. İflas işte bu bankaların, masa ya da tezgahların kırılmasıdır; ödeyemez hale gelmek anlamındadır ve arkasından sel kaçınılmaz olmaktadır. Bütün çöküşlerde ve bir aşamadan sonra sel yaşanıyor. O halde biz yine de çöküş’e bakmak zorundayız; buna “düşüş” de demekteyiz. Ancak ister “düşüş” ve isterse “çöküş” olsun, alt kata veya Marksizmin yaydığı formülasyonla alt yapıya işaret etmektedir. Güzel ve doğru, yalnız bu işareti, kaba Marksizm ya da Rusya Marksizmi, gözleri üst yapıya kapamak şeklinde de vaaz edebilmiştir; bu ise, altta enkazın çok karışık olduğu hallerde görememek anlamına da geliyordu. Halbuki alt yapıda görülmesi zor olan çöküş veya düşüş, üst yapı ya da üst katta çok aşikar olabilmektedir, kaba Marksizm bakmamayı öğretiyordu; üst katta ahlak var ve düşüş, önce üst kattakilerin ahlaklarında ortaya çıkmaktadır.
Demek ki körlük, oligarşide organik ve strüktürel, buna karşın, kaba Marksistlerde ise entelektüel kaynaklıdır. Öyleyse, oligarşinin ve kaba Marksizmin karşılıklı konuşlanmış halde hegemonya kurduğu bir toplumun toptan kör olduğunu söyleyebiliyoruz. O halde geçerken not edebiliyoruz, kaba Marksizm bir bakış-yasakları dizgesi halidir.
FAHİŞELİK DEVRİMİ
Doğrusu, hepsi olmasa da oligarşinin en az bir devrimini kabul ediyorum ve buna “fahişelik devrimi” adını veriyorum. Bu düzen, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinden geçerek, benim “4 Kasım Tezleri” ile, Kasım 2002 Seçimleri’nden bir gün sonra formüle edilmişti, yüksek bürokrasinin son otuz beş yılda en çok aradığı hükümet ilan ettiğim, “ak diktatorya” zamanında, gerçekten fahişeliği ortadan kaldırmıştır. Artık “ünlü” mankenler veya şarkıcılar, bir günlüğüne “aşık” ya da “birlikte” olabiliyorlar, son “fahişelik devrimi” ile bunlar fuhuş sayılmamaktadır, “büyük” medya, günlük gazetelerin ikinci sayfasında, eskiden bu sayfalara “düşünenlerin düşüncesi” adı veriliyordu ve burada “fikir adamları” memleket meselelerini yazıyorlardı, kimin son geceyi hangi tekstilci ya da inşaatçı ya da turizmci ile geçirdiğini yazmaktadır. Demek ki artık düzen, düşünenler mahalline yerIeşmi haldedir ve bunu daha yüksek bir aşama saymak yerindedir.Demek ki, fahişelik devrimini, “tit” düzenine borçluyuz.
Turizm, inşaat ve tekstil’den oluşan bu sektörü ve darbesini yıllardır yazıyorum. Turizm, yatak, inşaat dikmek ve tekstil de giydirmek ya da aynı anlama gelmek üzere soymak demektir; ve benim “tit” diktatoryası analizim, “kir teorisi” ile birlikte gitmektedir. Her üç sektör, aynı zamanda, hiçbir birikim ya da kalifikasyon gerektirmemektedir; ilkesizdirler ve kirlenme ile kir üretmeye yatkındırlar. Öyleyse, yatak, dikme ve soyma ya da aynı anlama gelmek üzere, giydirme girdileri varsa, “fahişelik devrimi” kaçınılmaz ve çok kolay görünmektedir. Hammadde ya da elemanlar ortadadır, sonucu kendiliğinden çıkabilmektedir.
Marksizmin yansıma kuramı, asıl burada hükmünü sürdürmekte; yaratıcılık, gerçekligin yansımasını bozabilmektedir ve yerindedir, yaratıcılığı burada görebiliyoruz, gerçekligin bozularak tamamlanması olarak düşünebiliriz. Demek ki, yaratıcılık alanında bozma var, ideolojik ve hegemonik alanda ise bozma sözkonusu degildir, düşünemiyoruz; bu nedenle, “tit” darbesinin ideolog ve yayıncıları sadece ve sadece köle olmak zorundadırlar.
Oyleyse şimdi en köle olanlar, genel yayın yönetmenleri, tv müdürleri ve çok zaman da rektörlerdir; bunları köle olarak görmek durumundayız ve kölelerin sadece bu türüne acıyamıyoruz. Çünkü, tiksinti, acımayı önlemektedir. Bunu bir yerde netlikle tespit edebiliyoruz; büyük gazeteciler, artık röntgencilerden çıkmaktadır ve röntgencilere acımanın imkansızlıgını biliyoruz. Bir tespittir, bir sonucu var, büyük patronlar, oligarklar, fuhuş vakanivüsi durumuna gelmiş olmaktan utanmamaktadırlar; gerçi utanmaları için bir nedenin kalmadığını da düşünebiliriz, 12 Mart ve 12 Eylül Darbelen ile temelleri atılan ve sonra ANAP-AKP ile gerçekleştirilen “fahişelik devrimi” sonucunda, fuhuş ortadan kalkmış haldedir.
Yaygınlaştıkça ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın son emirnamesi ile fişleme kapsamına alınan “yüksek” sosyeteye mal oldukça, fahişelik lagv edilmektedir, ben buna “fahişelik devrimi” adını veriyorum. Artık matbuat patronları, A. Doğan, T. Ciner, bir zamanlar Uzan, sahibi oldukları gazetelerin, eşleri, kızları veya torunları tarafından okunmaları halinde ahlaklarının bozulacağından kaygılanmamaktadırlar; çünkü oligarşinin darbeleri ile “fahişelik devrimi” gerçekleştirilmiş ve fahişelik lağvedilmiştir, itikatları budur ve bu da başlı başına bir “ahlak devrimi” değerindedir. Güvenle ve iftiharla söyleyebiliyoruz, artık ülkemizde, “pahalı” fahişe kalmamıştır; “çok şükür” diyebiliyoruz. Demek ki, fahişelik, yayıldıkça ve elit tabakalarda bir yaşam biçimi oldukça, ortadan kalkmaktadır. Buna “pahalı fahişelerin fahişeliği koyma yasası” adını da verebiliyoruz; fahişelerin fiyatları arttıkça, fahişelik ikinci sayfaya yerleştikçe, fahişelik çözülmekte ve bitmektedir.
Hep dış turizme karşı oldum, Başbakanlık-Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken de bunu ileri sürdüm, “turizm sektörü ile fahişelik sektörü birlikte gelişir” diyordum, doğrusu ben, bir iktisatçı ve plancı olarak, yabancı para geleceği iddiası ile bir ülkenin en güzel sahil ve koylarını o ülkenin halkına kapatıp sadece yabancılara tahsis etmeyi de hainane buluyordum ve buluyorum. Şimdi Türkiye’nin ihracatı, turizme, tekstile ve dışarda alınan taahhüt işlerine dayanmaktadır ve ihracat arttıkça, görüyoruz, fahişelik hem artmakta ve hem de ortadan kalkmaktadır. Mankenler, tekstil sektörü nün türevidir: geceleri, tekstilcilerle “birlikte” oluyorlar veya turistik yerlerdeki barcılara aşık olup boş zamanlarda inşaatcılara “ekstra” yapıyorlar böylece ve “birlikte olmalar” ile fahişeliğin kökü kazınmaktadır. Demek ki “fahişelik devrimi”, eninde-sonunda bir tarif meselesidir, bir demirperde işidir ve bir ahlaki karşı-devrimdir.
Bu sektör, “tit” darbesi, ancak esaret ücreti düzeniyle kendisini sürdüre bilmektedir. Ülkede iş hukuku ile işci haklarının Osmanlı’nın son zamanlarının da gerisine düşmesinin nedenini burada aramak durumundayız. Özal’ın Anap’ı kanalıyla Eylülist diktatoryanın ürünü ve devamı olan AKP azınlık rejiminin ilk olarak daha önceki dönemde çıkartılan iş güvenliği yasasını geri çevirmesi bu nedenledir.
Türkiye’nin bir demir-perde ülkesi oluşunun kavramsal ve pratik analizini, Tekelliyet’in daha sonraki cildlerinde ele alıyorum. Burada kısaca haberi var ve yetinmek durumundayım. devamla, şimdi bu düzen, iki boynuzlu bir öküzün üzerine binmiş durumdadır; birisi, esaret ücreti ve diğeri ağır hapis cezalarıdır. Fahişelik devrimi, bu iki boynuzun marifetidir
SİBEL KEKİLİ VAKASI
Almanya’da bir Alamancı kız, adı “Sibel”, oynadığı film nedeniyle ödül alıyordu ve daha sonra Almanya’nın büyük gazeteleri, bu Sibel’in porno film çevirdiğini ortaya çıkardılar; bu, para karşılığı cinsel ilişkiye girmek ve daha çok “orgy” türü ilişkileri filme almak demektir. Fahişelik, para karşılığı vücudunu satmaksa, bu fahişeliktir; kızın babası, o da Alamancı, utancını dile getirdi ve Sibel’i reddetti. Fakat Türkiye, başta, İslamist hükümetin kültür bakanı ve tüm A. D. gazete ve televizyonları, pornocu Sibel’i savunma kampanyası başlattı; Sibel de A. D. kızlarından birisine “kredi kartı borcum vardı, porno film çektim” deyiverdi ve bu önemli açıklama üzerine, zavallı Alamancı kızın “gurbette ne kadar büyük zorluklarla karşılaştığı” ve sonunda yıkılmadan ayakta kalabildigi, ödül ile Türklüğün adını dünyaya duyurarak hem kendisini ve hem de milletimizi yükselttigi hızla takdir edildi Bu sırada üstün devlet hizmet ödülü, Sami Türk ile birlikte, F Tipi sistemini yaratan, uygulamasında pek çok insanımız ölmüştü, ceza evleri genel müdürü Öztosun’a tahsis edildiği için, Pornocu Sibel’e verilemedi. Kaçırıldı ise de telafi imkanlarının bulunduğu kesindir, A. D. matbuatında, dünyada büyük yıldızların hemen hepsinin önce pornoculuk yaptıklarını yazanlar da çıktı, böylece pornoculuk mesleği yüceltildi, Sibel’e olmasa bile Sibel’jn şahsında tüm pornuculara hizmet ödülü verilmiş oldu, Sibel de teskin edildi, üzülen babanın bir “töre cinayeti” işlememesi için uyarılması da ihmal edilmiyordu. Bu minval üzere, Pornocu Sibel, Istanbul havaalanında bir kraliçe olarak karşılandı, herhalde eski ülkücü ve şimdi aşırı Müslüman, karısı “Işıl”, oğlu Mehmet Ali ve Furkan, kültür ve turizm bakanı da hazırdı; demek ki fahişelik lağvedilmiş haldedir ve ahlakta bir “devrim” ile karşı karşıyayız.
HÜLYA AVŞAR
Annesinin kumar ve benzeri zaafları günlük ve değişmez haber malzemesidir, hep biliyoruz ve kızı veya kız kardeşi ise’ bir iş sahibi olmamakla birlikte sık sık tekstilci veya inşaatcılar ile “birlikte” olmaktadır, hızla degiştirdigini hep okuyoruz, yorulmamaktadır. Kocası için “usturuplu zina” doktrinini ileri süren odur, bu da bir marifet olmalıdır, K. Ç. en çok evlilik-dışı ilişkileri nedeniyle haber yapılmaktadır. Bunlardan birisinde karakola düşmüştü, polisler çarşaflardan spermler topladılar: ancak Koç Matbuatı’nın “zorlama yok” yayınının yargı üzerinde etkili olduğu anlaşılmaktad ve H. Ç. bu tür skandallardandan sonra “Zehra olmasa hemen boşarım” demekle birlikte, kurulu düzenin selameti için, boşanması istenmemektedir, H. Ç. evli ve K. Ç. koca kalmıştır. İşte bu H. Ç., bu Ak diktatorya hükümetinin sağlık bakanının başlattığı “aileyi destekleme” kampanyasının yıldızı ve sembolü olabilmektedir. İkiyüzlülüğün bu kadarı, herhalde hiçbir kavme nasip olmamıştır; bazı Islami tarikatlarda ve kripto-yahudilikte yaygın tavır olan ikiyüzlülük ahlaksızlıga açılmış bir kapı durumundadır.
Bu kadar değil, bu kadar olsaydı, belki yine “güzel” diyebilirdik; bu profesör sağlık bakanının eşinin siyah çarşaflı fotoğrafı gazetelerde yayınlanmıştı, tarikatçı olduğu ileri sürülmektedir. Kendi ailesini siyah çarşaflı tutan bir ak diktatorya bakanının, aileyi destekleme kampanyasında, böyle birisini yıldız ve dolayısıyla aile sembolü seçmesini açıklamak çok zor görünüyor: fakat yine de denemek yararlıdır.(1)
Benim, İslamizmin bitmekte olduğu tespitim, bir ölçüde de bu verilere dayanıyordu; ahlak, bir hareket emirleri dizgesidir ve ahlakın kurallarını rasyonalite ile açıklamak zor veya beyhudedir. Pornocu Sibel’i akıl düzeyinde kalarak takbih etmek veya “usturuplu zina” doktrininin yeni peygamberini kınamak imkansızdır, bu ayrımı Kant’tan beri ezbere söyleyebiliyoruz. Ancak ahlak’tan önce dinler vardı ve din, eninde sonunda, bir yasaklar manzumesidir; şimdi İslamın bir yasak dizgesinin kalmadığını görüyoruz.
Ritüel mi, bu en çok paganlarda ve bizde ise şamanlarda var; eğer belli bir hareket etme veya etmeme düzeni yoksa, türban takmayı veya günde beş kez belli yerlerde namaz kılmayı, bir din sayamayız. Şamanizmde, her sabah ve önemli günlerde, doğmakta olan güneşin önünde eğilme ya da secde yapma var; ama şamanlar, dindar değil pagandırlar. Her türlü paganizmde, her türlü dinden daha zor ve fedakarlık isteyen bir tapınma olduğunu biliyoruz; ama yine de paganları, modern zamanlarda bazı türlerine “hoşgörü” de denilen, vurdumduymazlar kabul edebiliyoruz. Din ise, öncelikle bir doktrin ve entelektüel duruştur, ayrımı burada görüyoruz. Ak diktatorya’da Müslümanlık, ahlakını kaybetmektedir.
İster Hristiyan, isterse Yahudi veya Müslüman olsun, dindar, yabancıya kuşkulu ve dışa kapalıdır; muhafazakar, denilen de budur. Türkiye’de Müslümanlık ve muhafazakarlık, bu nedenle, Tevfik Fikret’i en çok “Haluk’un Vedaı” şiirinden dolayı kınıyordu; Fikret, oğlunu dışarıya gönderiyor ve “ne bulursan getir” diyordu. Türkiye tarihinde Fikret’in, Müslüman ve aynı anlamda muhafazakarlar tarafından “zındık” ilan edilmesi bu nedenledir. Ancak şimdi bu ülkede, bir gazetede fıkra yazan ve “en Müslüman” iddialı bir gazeteci, imam-hatip mezunu kızını ilahiyat tahsili için Viyana’ya gönderebilmektedir; Viyana, halk eğitim kurumlarında Yahudiliğin en etkin olduğu Avrupa başkentlerinden birisidir ve Türk Müslümanları artık ilahi olanı öğrenmek için de dışa açılmakta ve her yerlerini açmaktadırlar. Şimdi ahlaksızlık, göklerdedir.
Düşüş, Fikret’in işaret ettiği üzere, etrafı görmemekten olmasa da düşenlerin etrafı görmedikleri kesindir; bu o kadar öyle ki, bu gün düşüşe, yönetenlerin ve oligarşinin körlüğünü görerek de hükmedebiliyoruz. Dindarlar ve zenginlerde yerel hiçbir yükseklik ve hiçbir halk gerçekliği ve değeri kalmamıştır, kör gözleri sadece dışa açılmaktadır. Bütün zenginlerin ve tüm muhafazakarların çocukları dışardadır ve dışarda “okuyorlar”; palazlanmış Muslümanlar, çocuklarının kulaklarına, “hepsi lazım bu yurda, hepsi müfid/ bize bol bol ziya kucakla getir,” dizelerini yolluk olarak veriyorlar, ve şimdi muhafazakarların, Fikret’i Mehmet Akif’ten daha yüksek görmeleri de mümkündür.
Çöküş varsa soru var diyebiliriz. Bolşevik devriminin Hegel’e yeni bir okuyucu getirdiğini tespit edebiliyorduk;Sovyet düzenin yıkılması ise, Marx ve hatta Lenin üzerine yeni sorular çkartıyordu,bunu da normal kabul etmek durumundayız. Kaçış ise bir soru-cevap idi;geride kalmak üzere olduğumuzu gözleyebiliyoruz.
1)Şaşırtıcı bilgiler içeren bir etimolojik sözlükte şu girişe rastlıyoruz:“
Helin. HLYN, patr. of proper n. Hel, Hill, short for Hellel, cf. Hillel..” Burada ibrani yazın var ve ben bunun yerine karakterlerin Latin karşılığını aktarmış bulunuyorum tam telaffuzu “helin” olmaktadır. “Hel” adının patronymic’i olabilir ki. bunu “Gül’lü” misali “Hel’li olarak
söyleyebiliriz. Bir de Hillel adının küçültülmüşü olarak kullanılıyor; Hilel adı ise Tevrat ta var. Aynı sözlükte “avişar”, avisay, “avinur”, girişlerini de buluyoruz, sırasıyla, şarkı, şar, babamız ir, veya say, hediye, babamızdır, babamız hediye’dir veya babamız ışık’tır, anlamlarını veriyor,isim olarak taşımıyorlar.
Bu sözlük çok güven veriyor ve bu açıdan da şaşırtıcıdır; çünkü, dünyada Yahudilerinin taşıdıkları isimler arasında “benderli” de tespit edilmektedir, biz politikada yükselmiş Atıf Benderli nin İbrani asıllı olduğunu kaydetmiştik, burada bulmak, bulgularımızı desteklemektedir ve temimize güvenimizi artırmaktadır.
Bu ve üstelik pek pahalı sözlüğü bulabilmek kolay olmadı; Londra’da İ. Tekin ve S. Çarmıklı ve arkadaşları aylarca peşini kovaladılar, bulup bana gönderdikleri için teşekkür ediyorum.
H. W. St E. H. Guggenheimer, Jewish famiiy Nanws Their Origins —An Etynıological Dictionary, Ktav Publishinh House. 1992, p. 334 and others.



Bir Yalçın Küçük Eleştirisi
Yazan : İsmail Haydar Aksoy
http://www.antoloji.com/ismail_aksoy
15 Ekim 2006 tarihinde yayınlanan “Kalemler ve Kılıçlar” programında (http://www.youtube.com/watch?v=_Qz0PUeT_VY), Yalçın Küçük, Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi vesilesiyle, noktası virgülüne kadar aktarmaya çalıştığım şu sözleri söylemiştir: “Şurda iki dergi getirdim. Bir tanesi Monthly. Atlantic Monthly. Amerika’nın en entellektüel dergisidir. Bir tanesi de The New Yorker’dır. O da Amerika’nın. 2004 yılının sonunda. Burada. İki tane. Bir tanesinde, New Yorker diye bir dergide, bunları göstereceğim, “Anatolian Arabesque” diye bir yazı çıktı. Updike diye Amerika’nın en önemli eleştirmenlerinden birisidir. “Gavur parasıyla beş para etmez” dedi. Ve bir de söyleyeyim: “çeviride de, herhalde İngilizce’sinden hiçbir şey anlamıyoruz. Türkçe’si iyidir”. Çeviriyi Maureen Freely yapmış. Maureen Freely. Burada yazıyor. Okuyorsunuz. Maureen Freely, Türkiye’de, dünyada ilk defa, yakın zamanlarda, Sabatay Sevi üzerine kitap yazan John Freely’nin kızıdır. Her şey Roma’ya çıkar. (Gürkan Hacır: “Her yol Roma’ya çıkar”). Her yol Roma’ya çıkar. “Beş para etmez” diyor. Ve burada çok önemli. Şimdi geleceğiz. Açmayacağım. Ama, ama Türkiye’deki edebiyatçılar var mı? Utansınlar bugünden. Amerika’nın en önemli dergisi yerle bir etti. Bir tek dergide, bir tek gazetede haber olmadı. Utansınlar. Bu da, Monthly, Atlantic Monthly’de. Bunları niye alıyorum? Bu, ben okumadım, Kars’ta, Kar’da. Kar da İbrani bir sözcüktür. Oraya girmiyorum. (Gürkan Hacır: “Siz ordaki Ka’ya da işaret ediyorsunuz”). Ka. Bütün roman kahramanı Ka imiş. Şimdi bunlardan bir tanesi. Ey millet! Türk milleti! Bakın. Bu diyor ki, bu Ka’yı çözemedik. Eleştirmenler çözemiyor. Ka’yı diyor, bir ihtimale göre. Okuyorsun, değil mi? Ka, Kemal Atatürk olabilir diyor. Roman kahramanı. Bir ihtimale, onu da okuyor musun? (Gürkan Hacır: “Kurdistan and Armenia”). Tamam, sen cesursun. Ben o sözcüğü söyleyemiyorum. Ben söylediğim zaman beş yıl veriyorlar. Ha, onu söylüyor. Bu zavallı da, zavallı dediğim sempatiyle, Updike da, “bu Ka nerden çıktı?” diyor. Ka, biraz Kafka’da da var diyor. Her ikisi de beş para etmez diyorlar. Türkçe’sini belki anlarız diyorlar. Mistik olduğunu söylüyorlar. Ve ama, dünyadaki iki büyük eleştirmen, bu Ka’yı çözemediler. …”
Yalçın Küçük, John Updike’ın adını ve yazdığı yazının başlığını zikrettiğinden ötürü, The New Yorker adlı derginin 30 Ağustos 2004 tarihli sayısında “Anatolian Arabesques – A modernist novel of contemporary Turkey” adlı yazıyı bulmak çok zor olmadı.
(http://www.newyorker.com/archive/2004/08/30/040830crbo_books?currentPage=1)
Yalçın Küçük’ün adını ve yazdığı yazının başlığını zikretmediği öbür “büyük” eleştirmenin Atlantic Monthly’de yazdığından ve yazısında “Ka”nın “Kemal Atatürk” ya da “Kurdistan and Armenia”nın kısaltılmışı olduğu ipucundan hareket ederek, bu eleştirmenin adının Christopher Hitchens olduğunu tespit ediyorum. Atlantic Monthly’nin Ekim 2004 tarihli sayısında Hitchens’in yayınladığı yazının başlığını da “Mind the Gap” olarak tespit edebiliyorum. (http://www.theatlantic.com/doc/200410/hitchens).
Christopher Hitchens, John Updike’a oranla Orhan Pamuk’a daha eleştirel davransa bile, ne Hitchens ne de Updike, Yalçın Küçük’ün iddia ettiği gibi, “gavur parasıyla beş para etmez” anlamına gelebilecek sözler söylememektedirler.
Yalçın Küçük’ün özellikle zikrettiği (ve sempatiyle “zavallı” dediği) “büyük” eleştirmen John Updike, “beş para etmez” demek şöyle dursun, Orhan Pamuk’un romanını aşırı derecede övmektedir. Orhan Pamuk’un “Kar” adlı romanının “modernist genleri oldukça fazlasıyla barındırmakta” olduğunu ifade ederek, Pamuk’u Proust, Calvino, Joyce gibi yazarlar ayarında bir yazar olarak değerlendirmektedir Updike. Pamuk’un “Kar” adlı romanını övme konusunda o kadar coşuyor ki Updike, şunları söylüyor: “Proust’un ‘Geçmiş Zamanı Anımsama’sı gibi, yeniden oluşturulan bir hafızanın merkezindeki mekanizmayı barındırıyor … Pamuk, İtalo Calvino gibi, örüntü oluşturma tutkusu içindedir. Joyce’un Dublin konusundaki takıntısı gibi, Pamuk, Kars’ın haritasını çıkarıyor. … Raymond Queneau gibi, Pamuk da yeteneklidir”.
“Maureen Freely’nin çevirisi akıcı ve baştan sona anlaşılır olmasına rağmen, Türkçe okunması daha iyidir belki” diyor yazısında John Updike. Oysa Yalçın Küçük bu bölümü “çeviride de, herhalde İngilizce’sinden hiçbir şey anlamıyoruz. Türkçe’si iyidir”, “Türkçe’sini belki anlarız diyorlar” şeklinde aktarmaktadır.
Yalçın Küçük’ün John Updike’ın yazısını yukarıda alıntılandığı şekilde zikretme biçiminin gerekçesi aşağıdaki bazı olasılıklardan biri ya da bir kaçı birden olabilir:
1) Yalçın Küçük, John Updike’ın ne yazdığını anlayabilecek düzeyde İngilizce bilmiyor olabilir. John Updike’ın, Orhan Pamuk’un “Kar” romanını övdüğü yazısını yanlış anlayarak, John Updike’ın Orhan Pamuk’u yerden yere vurduğunu sanması olasılık dahilindedir.
2) Yalçın Küçük, John Updike’ın yazısının yalnızca başlığını ve Maureen Freely’nin adının geçtiği bölümü, çok hızlı bir şekilde okuyarak, bir yorumda bulunmuş olabilir. Tabii, bu olasılık, Yalçın Küçük’ün İngilizce bildiğini, fakat eksik bildiğini farzetmektedir. Şöyle ki: Yalçın Küçük’ün bildiği İngilizce, yazının başlığındaki “Arabesques” sözcüğündeki ince farkı ayırt edemeyecek düzeyde olabilir. İngilizce’deki “arabesque” sözcüğüyle, Türkçe’de “arabesk” denilince akla gelen yoz müziğin hiçbir ilgisi olmadığını, Yalçın Küçük bilmiyor olabilir. Bu yüzden de başlıktaki “Arabesques”i, Türkçe’de “yoz müzik” anlamında kullanılan “arabesk” sözcüğü olarak algılamış olabilir.
“Arabesque”, İslam sanatında, özelikle cami duvarlarını süslemek amacıyla kullanılan önemli bir unsur anlamına gelmektedir. (“Arabesque” örneği aşağıdaki linkten görülebilir: http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Arabescos_en_la_Alhambra.JPG
John Updike’ın yazısının başlığında “Anadolu Arabeskleri” diye geçmektedir. Updike, yazının içeriğini de göz önünde tuttuğumuz zaman, Orhan Pamuk’un “Kar” adlı romanının birbirine eklemlenmiş bir çok katmandan oluştuğuna gönderme yapmaktadır.
“Arabesque”in İngilizce’de de bir müzik terimi olarak kullanıldığını belirtmeliyim: Klasik Müzik’te “arabesque” demek, zarifçe birbirlerine eklemlenmiş küçük “piyano yapıtı” demektir. Schumann ve Debussy’nin de aralarında olduğu bazı besteciler tarafından bu terim kullanılmıştır.
3) Son olasılık şudur: Yalçın Küçük, aslında John Updike’ın ne yazdığını anlayacak düzeyde İngilizce bildiği ve yazıyı okuyup anladığı halde, burada İngilizce’siyle bir “misinformation” (“kasıtlı olarak yanlış bilgi verme”) söz konusudur. Bu olasılığın doğru olmamasını temenni ediyorum. Aksi takdirde, Yalçın Küçük adına çok çok utanacağımı belirtiyorum.
Yalçın Küçük hakkındaki bu eleştiriye burada nokta koymak istiyorum. Edebiyat hakkındaki yorum yapabilme düzeyi belki de Doğan Hızlan’dan da daha düşük olan, İngilizce yazan “büyük” eleştirmen John Updike ile hesaplaşmayı bir başka zamana bırakıyorum. Tabii kötü romanları okuyabilme sabrını gösterebildiğim zaman, Ferit Orhan Pamuk’la da hesaplaşmaya girişeceğimi şimdilik bildirmekle yetiniyorum. (John Updike’ın yazısında geçen Pamuk alıntılarını, İngilizce metinden çevirdim. “Kar” romanını okumadığım için ve şimdilik okumayı düşünmediğim için, özgün metinde nasıl olduklarını bilmemekle birlikte, Türkçe’den Maureen Freely’nin İngilizce’ye çevirdiği ve John Updike’ın yazısında bulunduğundan ötürü, İngilizce çevirisinden benim Türkçe’ye çevirdiğim bölümler, belki Ferit Orhan Pamuk’un yazdığından daha güzel olabilir. Ferit Orhan Pamuk’un çevirilerinin, Türkçe özgün metinlerden daha iyi olduğunu sanıyorum).
Yalçın Küçük’ün sempatiyle “zavallı” dediği, benim ise sempati göstermeden zavallı dediğim “büyük” eleştirmen John Updike’ın yazısının tamamını üşenmeden çeviriyorum. Başlığı “Anadolu Arabeskleri” olarak bırakıyorum. Fakat, arabesk sözcüğünü okurken, okurlardan “arabesque” terimi için yazdığım açıklamaları göz önünde bulundurmalarını istiyorum.
ismail aksoy.
Şu fettullah meddullah ottullah neden TÜRKÜYE YE gelemez.Sonra,Musanın çocukları Tayyüp ve Emine ye sevgisi ne denlidir?Esas sual kimdir bu insanlık yüzkaraları?22 temmuz a az kaldı.
YALÇIN KÜÇÜK,SONER YALÇIN VE DİĞERLERİ
Hayrullah Örs,Abdurrahman Küçük(doktora Tezi) Yalçın Küçük,Ilgaz Zorlu ve Soner Yalçın. İçlerinden Abdurrahman Küçük’ü ayırmak gerekir.Vaka Osmanlı Devletinde var olan bir sistemi doktora tezi olarak hazırlamıştır.”Arı kovanına çomak sokmak” maksadı taşımadığına inanıyorum. Bunun dışındakilere gelince, Selanikten başlayan serüven bu yazarlar tarafından sürekli Mustafa Kemal ATATÜRK etrafında dolaştırılıyor ve insanların kafaları karıştırılıyor.Diğer yandan kendilerine “ATATÜRKÇÜ” diyen bir takım insanların ortaya koydukları eylem ve söylemler çerçevesinde düşünüldüğünde Türk Halkı üzerinde çok ciddi oyunlar oynanıyor diye düşünüyorum. Çünkü bu halkın dini rütüellerini yerine getiren getirmeyen %85 lik bölümü DİN konusunda aklımızın alamayacağı kadar hassastır. Bu manada SEBETAYİZM denildiğinde ilk akla gelen “İSLAM KARŞITLIĞI” olarak algılanmaktadır.Diğer yandan SEBETAYİZM konusunda yazan,çizen ve konuşanlara baktığımızda bunların ağırlıklı bir kesiminin ya ateist,ya da İslam dinine çok da yakın olmadıklarını görüyoruz. Hatta en son bu konuda çok ciddi bir çalışma olarak ortaya konulan “ERGUVANİLER” kitabının yazarı(Tayfun ER),tıpkı Yalçın Küçük,Soner Yalçın gibi “bu konunun sağcı ve dindar müslüman yazarlara terk edilemeyecek kadar hassas bir konu olduğunu” söylüyor.Bu yaman bir çelişkidir. Türkiye Sebatayistleri İsrail devletinin kuruluşundan sonra bu ülke ile ilgili fikirlerini değiştirdikleri fikrine ise asla katılmıyorum. Eğer Sebatayizm denilince akla gelmesi gereken “YAHUDİLİK”
ise “KÜRESEL GÜÇ” dediğimiz olgununkilidi olan bu kitle hiç bir şeyi tesadüfen yapmaz.Yani İsrail’in kurulması bir tesadüf değildir ki bu aşamadan sonra yerli “YARI YAHUDİLERİMİZ” fikir değiştirsinler.
Burada çok ince bir detay olduğuna inanıyorum. Bizim sebetayistlerimiz Yahudi cemaati ile ciddi bir çatışma içerisindedir. Bütün dünyada her türlü medya gücü,reklam ve Filmcilik piyasasını elinde tutan dünya Yahudi Lobisi özellikle son yıllarda sürekli saldırıya uğrayan Sebatayistleri en azından kısmi koruma altına alırdı. Tam tersine önüne gelen kitap yazamaya ve her gün bunlarla ilgili ifşaatlarda bulunmaya çalışıyor.Bu durumda bir yahudi projesi olan “ETNİK KİTLE YARAT-DEVLET KURDUR VE YÖNET” fikrinin hayata geçirildiği kuşkusunu taşımamız gerekir diye düşünüyorum.Yalçın Küçük gerçekten entellektüel bir insan olabilir ancak yaş kemale erince insan sıkıntısız yaşamak istiyor.Maddi dertler belli bir yaştan sonra çekilmiyor.Soner Yalçın ise bu işe biraz erken başladı.Hatırlatıyorum. Cemal Kutay 90 yaşına kadar ağzına almadığı TÜRKÇE İBADET konusunda bir çıkış yaptı, onca sene kazanamadıklarını kazandı. Biz hiç kimsenin emeğinin ekmeğini yemesine diyecek sözümüz olmaz, ancak sırf dünyalık adına milletin kafasının karıştırılmasını da kabullenemeyiz. Yoksa bu ülkede “SÖYLENEBİLECEK TEMELLİ TEMELSİZ O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ ALİM ALLAH GÖKTEN NOBEL YAĞAR.
Saygılarımla
Rauf AYDEMİR-07/2007
bunlar sabetaist
fatimanın 3. sırr işte bu fettuhlahtır.gizli kardinaldır fettullah gülen yakında herkes duyar