TEK BAŞINA KURTULUŞ

•Mayıs 23, 2007 • 2 Yorumlar

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta emperyal merkezlerin güce verdikleri önceliği vurgulayarak uyarıyor; “Efendiler, herhalde dünyada bir hak vardır. Bu hak, gücün üstündedir. Ulusun haklarını bilip müdafaa ve muhafazası yolunda her türlü fedakârlığa hazır olduğuna ilişkin dünyaya bir kanaat vermek lazımdır”.

 

HER TÜRLÜ FEDAKARLIĞA HAZIR OLMAK

Bu kanaati vermek görevini Büyükanıt Paşa üstlendi açıklamalarıyla. Türk milli devletinin direncini kırma çabalarına karşı 12 Nisan’daki açıklaması batılı emperyal merkezlere, 27 Nisan’daki açıklama ise dahildeki işbirlikçilere yönelikti. Bu açıklamalar dahili ve harici merkezlerin saldırılarına karşı dayanışmaya çağırmaktaydı.

Emperyalizmin ülkemize yönelik hesapları gizli değil. ABD Savunma Bakanlığı’yla yakın işbirliği içinde olduğu bilinen araştırma kuruluşu RAND Corporation’ın ABD hava kuvvetleri adına 2000 yılında hazırladığı “Körfez’in Güvenliği: Müttefiklerin Askeri Katkısını Arttırmak” adlı çalışmada, Ortadoğu’ya askeri müdahale konusunda özellikle Türk askerinin olumlu yaklaşmadığı ifade ediliyordu. Ecevit’in ve MHP’nin Türkiye’deki askeri tesislerin kullanımının önünde engel olarak görüldüğünün de vurgulandığı çalışmada, Irak’a karşı saldırıda tesislerin kullanılması konusunda Özal’ın gösterdiği gönüllülüğün bir istisna olduğu belirtiliyordu. Bu rapora uygun hareket eden Washington yönetimi, Ecevit hükumetinden bir operasyon sonrası kurtulmuştu. Özal benzeri bir yönetim uygulayacağı mesajını veren AKP hükumetinin tavizkâr tutumunu gören Washington yönetimi taleplerini arttırarak psikolojik baskıyı yoğunlaştırmıştı.

MİLLİ TEPKİYLE BAŞLAYAN SÜREÇ İYİ KOORDİNE EDİLMELİ

Bugün, Brüksel ve Washington’dan gelen talep ve dayatmaları elden geldiğince yerine getirmeye çalışan AKP hükumetine karşı yoğunlaşan milli tepki yeni bir sürecin de başlangıcı olacak bir doğrultuda gelişiyor. Fakat bu süreç iyi koordine edilemezse doğabilecek belirsizlik milli dayanışmanın kırılmasına yol açabilir. Bu da bölgemizde özellikle Washington’un yerli işbirlikçileri aracılığıyla yeni bölgesel planlarının önünü açacak gelişmelere yol açabilir. Bunun dikkate alınarak seçimlere giden yolda Büyükanıt Paşa’nın çıkışıyla ortaya çıkan milli heyecanı belli çatılar altında toplamak gerekmektedir.

Uluslararası düzeyde örgütlenen bazı güçlü basın-yayın organları ulusal düzeydeki bağlantılarıyla haberlerde tehlikeli bir yönlendirmeye aracı olabilmektedirler. Batılı bazı istihbarat birimleri bunları kullanarak Türkiye üzerinden bölgesel hesaplar yapmaya çalışmaktadırlar. Siz bunları müttefik zannedip sonra pişman olma durumuna düşmemelisiniz. Büyükanıt Paşa bu tehlikeyi görmüş, Türk kelimesinden rahatsız olan Washington ve Brüksel merkezli işbirlikçilerine 27 Nisan’da gerekli mesajı vermiştir. Dost ve düşmanların tanımlandığı bu mesajla işbirlikçilerin kendilerini kurtarma planları bozulmuştu.

Eylül 1919′da Mustafa Kemal dahiliye nazırına ne diyordu? “Düşmanlarla millet aleyhinde hainane tertibatta bulunuyorsunuz. Güvendiğiniz şahısların ve kuvvetin akibetini öğrendiğiniz zaman kendi akibetinizle karşılaştırmayı unutmayınız”. Londra’nın Mayıs 1922′de Anadolu’da Hristiyan kıyımı olduğu yalanını nasıl yaydığını, Londra’nın, ‘ya barış yaparsın ya da İngiltere’nin komutasındaki Yunanistan’la savaşı yeniden göze alırsın’ tehdidine direnen Mustafa Kemal’den kurtulmanın yollarını arayan Lloyd George’un hesaplarını nasıl çöktüğünü hatırlamakta yarar vardır.

PES EDEN EMPERYALİZM OLDU

Kissinger anlatıyor. Nisan 1975′te Vietnam’daki savaştan çekilmeye çabalayan ABD’nin büyükelçisine Kamboçya Başbakanı Sirik Matak şöyle hitap etmişti; “Tek hatam size inanmak olmuştur”. Emperyal merkezlerden medet uman yerli işbirlikçiler bekleyedursunlar. Milliciler tek başına kurtuluş olmadığını bilerek dayanışma ve direnişlerini sürdürmelidirler. Vietnam’da, Irak’ta, Latin Amerika’da direnenlerin ve birlik olanların karşısında pes eden emperyalizm olmuştur.

Emin Gürses yazıları Aydınlık dergisinden alıntıdır.

 

AVRUPA BİRLİĞİ ARTIK HAYAL SEVİNDİRİCİ HABER..

•Mayıs 23, 2007 • 1 Yorum

AB artık hayal

Sarkozy Fransa Cumhurbaşkanı seçildi. Yahudi asıllı Sarkozy ırkçı söylemleriyle seçim kazandı. Afrikalı ve Müslümanların Fransa’ya entegre (Asimile) edilmesini savunuyor,bir yandan Türkiye’nin Avrupa Birliğine karşı çıkıyordu. Uygar Fransız halkı ırkçı Sarkozy yi seçti.
Satılmış medya;Merkel nasıl fikirlerini değiştirdiyse devlet adamı Nicola Sarkozy Fikirleri değiştirecek,kişisel düşünce başka devlet adamı olmak farklı diye halkı kandırmaya devam edecek.
ABHABER sitesi bile Türkiye’nin Avrupa’ya üyeliğinin mümkün olmadığına inanıyor.
Fransa’nın yeni Avrupa işlerinden sorumlu Bakanı Jean-Pierre Jouyet, Türkiye’ye AB içinde “imtiyazlı ortaklık” verilmesi önerisini yineledi.
RTL radyosunun sorularını yanıtlayan Fransız Bakan,
“Türkiye’ye ’imtiyazlı ortaklık’ verilmesi yönündeki arayışlardan yana olduğunu” söyledi.
Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin aynı yöndeki önerisinden rahatsızlık duymadığını ifade eden Jouyet, bu önerinin nasıl olacağının yollarını araştırdıklarını söyledi.
Jouyet, Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin tartışmaların ardında AB sınırlarının belirlenmesi konusunun yattığını savundu ve bu sınırların belirlenmesinden yana olduklarını söyledi.
Fransız Bakan, dün Brüksel’de yaptığı açıklamada, Türkiye ile müzakerelerde yeni fasılların açılmasını engelleyip engellemeyecekleri sorusuna açık bir yanıt vermemişti.
Alıntıdır:AB HABER

Sarkosy den Veto tehdidi.
Sarkozy’li Paris, Türkiye’nin üç müzakere başlığını veto sinyali veriyor. Jouyet, ‘Türkiye ile özel ortaklık yolu peşindeyiz’ dedi.
Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy bugün Brüksel’de Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’yla ilk görüşmesine hazırlanırken, Paris 21-22 Haziran’daki AB zirvesinde üç yeni müzakere başlığının açılmasını veto sinyali veriyor. Barroso, “Fransa’nın veto hakkı var ama sonuçlarına katlanır” çıkışı yaparken, Brüksel’i ziyaret eden Fransa’nın Avrupa işlerinden sorumlu Bakanı Jean-Pierre Jouyet, ‘imtiyazlı ortaklığı’ savundu. RTL’ye demecinde Sarkozy’nin ‘imtiyazlı ortaklığı’ desteklediği ve bundan rahatsızlık duymadığını söyleyen Jouyet, “Türkiye ile özel ortaklık kurma yollarını bulmaya çalışacağız. Türkiye’nin üyeliği, aslında AB sınırlarının belirlenmesi sorunu. Sonsuza dek böyle gidemeyiz” dedi.

Le Monde dün yeni başlık konusunda Paris’in AB’de kriz yaratacağına dikkat çekerken, Reuters’a konuşan bir diplomat “Sarkozy, olası vetonun kâr zarar hesabını yapıyor. Sonuçta konu Almanya Başbakanı Angela Merkel’le pazarlıkla çözülecek” yorumu yaptı. 2008′in ikinci yarısında dönem başkanlığını üstlenecek Paris’te bu konuda iki başlılık hâkim. Sosyalist kanattan Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, “Türkiye Müslüman ama laik. AB üyeliğinden yanayım” derken, Sarkozy’nin Avrupa sözcüsü Alain Lamassoure, sürecin gözden geçirilip gerekirse müzakerelerin kesilmesini istiyor.
Prodi, Schulz ve Hoon’dan uyarılar
Diğer AB ülkelerinden Sarkozy’ye uyarılar da sürüyor. İtalya Başbakanı Romano Prodi, Türkiye’nin üyeliğinin uzun ve karmaşık bir süreç olacağını söylese de “Türkiye’nin Avrupa’ya ait olduğundan eminim. Hedefin yakalanması için sabır ve ısrar gerek” dedi. Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Martin Schulz ise Sarkozy için, “Bir bardak suda fırtına koparıyor. Ama müzakereleri engelleyeceğine inanmıyorum” ifadelerini kullandı. Britanya’nın AB İşlerinden Sorumlu Bakanı Geoff Hoon da Le Figaro’nun Sazkozy’nin tavrına dair sorusu karşısında, “Avrupa, sırtını büyük bir Müslüman ve laik ülkeye dönmemeli. Türkiye’nin Avrupa’ya entegre edilmesinin yolu bulunmalı. Müzakereler öngörülenden uzun olabilir ama süreci açık tutmamak ciddi hata olur” dedi.

RADİKAL

 

VURAL SAVAŞ :CUMHURBAŞKANLIĞI ABDULLAH GÜL’E EMANET EDİLEBİLİRMİ?

•Mayıs 22, 2007 • 1 Yorum

Cumhurbaşkanı adayı olarak ismi ortaya atıldığından beri, ne kadar “sahibinin sesi” politikacı, yazar, sözde bilim adamı ve televizyonlara yorumcu(!) olarak çıkarılan kişi varsa; Abdullah Gül’ün “ılımlı, demokrat, Anayasamızın hem laiklik hem de ülke bütünlüğüne sözde de özde de bağlı, tecrübeli başka ülkelerin devlet adamlarının saygınlığını kazanmış, yaşanması kaçınılmaz gerginlikleri yumuşatabilecek, ekonomideki iyiye gidişin devamına en güzel katkıları yapabilecek, tüm kurumlarla uyum içinde çalışabilecek bir kişi olacağı yolunda yoğun bir propaganda faaliyetine giriştiler.
Abdullah Gül’ün gerçek kişiliğini ve özellikle emperyalist devletlerin desteğinin neden onun üzerinde yoğunlaştığını açıklığa kavuşturmanın sanıyorum ki tam zamanıdır.
İşte bu konudaki belge, bilgi ve yorumlardan bazıları:
1.Abdullah Gül, Kayseri Lisesi’ni bitirdiği yıl iki arkadaşıyla 3 Temmuz 1969’da hayranı olduğu, sağın “idolü” Necip Fazıl Kısakürek’e yazdığı ve “islam davasının zerre tavizsiz müdafii üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliği’nin ruh gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arz eder, hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış elbet bizimdir” ifadelerine yer verdiği mektup, siyasi yaklaşımına yön veren yaklaşımlarını özetliyordu.(Cumhuriyet Gazetesi 25.04.2007)
2.12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası.80’li yılların ilk yarısı. Askeri yönetimin esip, savurduğu bir dönem. 0 tarihte, doğal olarak, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen ilginç beraberlikler, bugünün tarihini yazmaya uzanıyor.
Dönemin Kocaeli Valisi Vecdi Gönül, bugünkü Milli Savunma Bakanı ve bir ara Cumhurbaşkanlığı adaylarının favori isimlerinden.
Dönemin SEKA Genel Müdür Yardımcısı Kemal Unakıtan, bugünkü Maliye Bakanı. Unakıtan bir süre sonra, SEKA’daki görevinden istifa ediyor, Istanbul’a geliyor.
Tayyip Erdoğan, Unakıtan’ın mali müşavirlik bürosunda, onunla birlikte çalışıyor. “Kemal Ağabey” raconu buradan geliyor.
ÜÇGENDEKİ TANIDIK
Aynı dönemde, Erdoğan, Unakıtan, Gönül üçgeninde, kenarda duran tanıdık biri daha var. Onlarla siyasal alış verişte bulunan Abdullah Gül.
Gül, o günlerde Sakarya Meslek Okulu’nda okutman. Ders veriyor. Günün birinde, gözaltına alınıyor, öğrencilere din propagandası gerekçesiyle.
İzmit’te 15. Kolordu Tutuk Evi’nde bir hafta kalıyor. Sonra, yargılanmak üzere, Istanbul 1. Ordu’ya gönderiliyor.
Askeri yönetimin Başbakan Yardımcısı Turgut Özal. Askerlere rağmen, ekonomide tek söz sahibi o. 24 Ocak ekonomik kararlarının mimarı. 24 Ocak kararları her ne kadar, Demirel Hükümeti’nin imzasını taşıyor- sa da, orada tartışmasız tek isim Özal.
Askeri yönetim, 24 Ocak kararlarını uygulamaya devam kararını verince Generaller Özal’ı Başbakan Yardımcılığına getiriyor. Özal, aynı ekonomik programı yürütmekle görevli. Onun IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerinde tek bir gölge yok. Türkiye o sırada bu iki kuruma, dolayısıyla, Özal’a muhtaç.
ASKERLERE RİCA
Arkasındaki bu güçle, Özal, Abdullah Gül için devreye giriyor. Gül, Ozal’ın askeri yönetime ricasıyla serbest bırakılıyor. Sonra, Islam Kalkınma Bankası’na gidiyor.
Özal’ın devreye girerek serbest kalmasını sağlaması, Gül’ ün siyasi yaşamında önemli dönemeçlerden biri. Türkiye’den uzak kalıyor. Bazen uzak kalmak, yeni hazırlıkların habercisi.
Bugün yaşananların hiçbiri tesadüf değil. Bugünkü birlikteliklerin biri bugüne ait değil. Bu ilişkilerin tarihi geçmişi ve dayanışması var.
Özal o sırada patron. Erdoğan ile Gül çırak. Türkiye bugün, o gü çırakların hegemonyasını yaşıyor. Ama, onlara yolu açan Ozal. Eski milli görüş ekibinden.
Daha öğrenci iken, daha milli görüşün gençlik kollarında iken sokaklara pankart asmakla başlayan siyasal yaşam, Erdoğan-Gül ikilisininin en tepe noktasına getiriyor.
Siyasetin en alt kademesinden başlayıp, bütün dar sokaklarından geçerek. (Yalçın Doğan, Gül’ü Özal Kurtardı, Hürriyet Gazetesi 26.04.2007)
3.Abdullah Gül 1976-1 978 yıllarında Fehmi Koru ve Şükrü Karat ile birlikte Milli Kültür Vakfı’nın bursu ile doktora yapması için Ingilter gönderildi. Doktora yaptığı Exeter Üniversitesi, Ingiliz Üniversiteleri sında “Kürt Araştırmalar Enstitüsü” olan tek yüksek öğretim kurumu. Yeni Çağ gazetesinde Arslan Bulut da yazdı bunu.
Exeter Üniversitesinin karanlık bir sicili var. Ingiliz Istihbarat Örgütünün yan kuruluşu olan Green Peace (Yeşil Barış) örgütü bu Üniversite tarafından kurulmuş.
Ingiliz lstihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanl nın önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görmüş. Ayrıca Arap ve Islam dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilmiş.
Abdullah Gül, Exeter Üniversitesinde iki yıl eğitim gördü. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da sınıf arkadaşıydı.
İslam Kalkınma Örgütü Genel Sekreteri Prof. Ekmelettin İhsanoğlı. Exeter Üniversitesi’nde doktora çalışması yapanlardan biri… (Sırrı Yül Cebeci, Siirtli Abdullah Gül. Tercüman Gazetesi 26.04 2007)
4. Dilerseniz şimdi Abdullah Gül’ün zaman içinde söylediklerine kulak verelim:
“Askerler ve laik seçkinler, İslamcıların açıkça meydan okuması anlamına geldiği gerekçesiyle devlet dairelerinde türbanı yasakladılar… Onlar laik seçkinler değil, din karşıtları. Adı Ateizm olan başka bir din yaratmak istiyorlar. Asıl hoşgörülü olmayanlar laiklerdir. Kendi yaşam biçimle empoze etmeye çalışıyorlar. Bu yaptıklarını Batı uğruna yapıyorlar. Batı’ya baktığımızda hiçbiri bunlar gibi değil. Bu ülke için utanç verici değil mi? Partiyi kapatıyorlar, ama o parti parlamentoda en büyük grubu oluşturuyor. Bu yüz karasıdır.”
Abdullah Gül’ün bu sözleri 20 Nisan 1998 tarihli Chiristian Science Monitör adlı gazetede, Scot Paterson imzasıyla yayınlanıyor.
Gül, Türkiye’de Ertuğrul Özkök ile yaptığı görüşmede, bu sözleri tevil etmeye çalışıyor.
Peki ya, o günlerde Milliyet’te çalışmakta olan Nilgün Cerrahoğlu 10 Aralık 1 995’te, Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı iken yaptığı nuşmaya ne demeli?Kısaca göz atalım:A.Gül- Artık saklanamaz gerçekler var. İslamın yalnız ahireti de dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben Müslümanım buna inanıyorum
N.Cerrahoğlu-Tercihiniz Şeriat öyle mi?
A.Gül-Türkiye’de geçerli kanunlar arasında, İslama aykırı olanlar var, olmayan da. Aykırı olanlar baskıdır. Baskı kalkacak. Bu hakkı kullanacağım. Halka bu imkanı vereceğim.
N.Cerrahoğlu-Camiye, namaza, Kuran okuluna kim mani oldu ki?
A.GüI-Düzen Türkiye’de İslamı caminin içine hapsetti. Biz İslamı hayat tarzı olarak görmek istiyoruz. (Ali Sirmen, Abdullah Gül Sivil darbe Neferidir, Cumhuriyet Gazetesi,27.04.2007)
5. Abdullah Gül, “Refah Partisi’nin Yeşil Devrim’in yolunu açacak” yorumuyla verilen İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeçte aynen şöyle demişti:
“Bu Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.
İNKARA GAZETECİDEN YANIT
TRT’de bu sözlerini inkar etmesin mi? Efendim gazeteci kendisine gelmiş, konuşmuşlar ama bu sözleri söylememiş, sonra da tekzip göndermiş! Hani nerede tekzip? Niçin bunu o zaman açıklamadın? Nitekim o haberi yazan Jonathan Rugman yazdıklarının doğru, bant kaydının kendisinde olduğunu dün açıkladı. Bir devlet adamı (!) düşünün ki sıkıştığında geçmişteki bütün sözlerini inkar ediyor. Ayıptır yahu! (Emin Çölaşan, İnkar size yakışır mı Abdullah Bey, Hürriyet gazetesi 3. 05.2007)”
“28 Kasım 1995 tarihli Posta gazetesinde bu sözler Abdullah Gül’e atfen manşet olarak yayınlandı mı? Yayınlandı! Peki, Abdullah Gül Posta gazetesine herhangi bir açıklama gönderdi mi? Hayır! Dava açtı mı? Avukatının beyanından anlaşıldığına göre, hayır! Gönderildiyse bunların belgeleri nerede? (Arslan Bulut, Erdoğan ve Abdullah Gül’ün siyaset ahlakı!, Yeniçağ gazetesi 5.5.2007)”
6-Peki ne demişti bir seminerde Bay Gül? “Ne Mutlu Türküm Diyene lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür.” Ergün Poyraz’ın satış rekorları kıran son kitabından da bir örnek vardı. Bay Gül şöyle diyordu: “Çukurca’da dağa ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ diye yazmışsınız. Maalesef resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde ırki taassup (ırkçı yobazlık) olarak tezahür ettirmiştir.” Bay Gül televizyon ekranında zor durumda kalmıştı. Bu sözlerini hemen inkâr etti, beni yalancılıkla suçlamaya kalkıştı ve böyle bir toplantıya katılmadığını söyledi! Bakınız, benim verdiğim örnek “Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği” isimli kitaptadır. (İş Dünyası Vakfı Yayını) Seminere katılanlar Tunç Bilget, Kamuran İnan, Muzaffer Özdağ, Abdullah Gül ve Abdülhaluk Çay. Ergün Poyraz da Musa’nın Çocukları adlı kitabında Gül’ün sözlerini hangi kitaptan aldığını bildiriyor: Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Mehmet Metiner’in “Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” isimli kitabı. Gül, şimdi inkara yeltendiği o sözlerini Osman Tunç’un yönettiği DYP’den Baki Tuğ, DEP’ten Remzi Kartal ve kendisinin katıldığı toplantıda söylüyor. Her iki panel-seminer-toplantıda söylenenler banda alınıyor ve kitap yapılıyor. Ancak TRT ekranında sıkışan Gül, “Ben o kişilerle öyle bir toplantıya katılmadım” demek zorunda kalıyor. Ne acı değil mi! Bay Gül’ün yalanladığı olayı dün Baki Tuğ’a sordum. Yanıtı şöyleydi: “O toplantı Ankara’da Necatibey Caddesi’nde bir yerde söze edilen kişilerin katılımıyla aynen yapılmıştır. Yazılanlar doğrudur”. Bir devlet adamı (!) ve cumhurbaşkanlığı adayı (!) düşünün ki, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişiyle alay ediyor, aşağılıyor, karşı çıkıyor… Ve gün geliyor, bunlar belgeleniyor. Zorda kalınca sözlerini ve o toplantılara katıldığını kabul etmiyor, inkara yelteniyor, yalanlamaya kalkışıyor! Ne yazık ki mert, dürüst ve yürekli olamıyor. Sözlerinin bile arkasında duramıyor. Oysa hepsi kitaplara geçti, arşivlere girdi. Kim kimi yalanlıyor? Yakışır mı, ayıp değil mi ABDullah Bey! (Emin Çölaşan, sözkonusu makale)
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
4.05.2007 tarihli Yeniçağ gazetesi, manşetten şu haberi veriyor: “Ne Mutlu Türküm Diyene lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür” sözünü inkar eden, “Ben böyle bir toplantıya asla katılmadım” diyen cumhurbaşkanı adayı ve Dışişleri bakanı Abdullah Gül’e yalanlama geldi. İş dünyası Vakfı Genel Sekreteri Muammer Ukul, “Gül, o toplantıya katıldı ve konuştu” dedi.
Muammer Ukul, “Sayın Abdullah Gül o zamanlar bir sivil toplum kuruluşu olan Türkiye Gönülllü Kültür Teşekkülleri’nin 3. İstişare Toplantısına katılmıştı. Konuşmalar daha sonra kitapçık halinde basıldı” diye konuştu.
7-Abdullah Gül’le 1980 yılında 16 yaşında evlilik yapan Hayrünisa Öztürk, 1998′de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanmıştı. Hayrünisa Gül, kayıt yaptırmaya, kapatılan Fazilet Partisi milletvekili olan eşi Abdullah Gül, avukatı ve noterle birlikte gitmişti. Ancak Gül’ün türbanlı fotoğrafı nedeniyle kaydı yapılmamıştı. Türkiye’deki yargı yollarından sonuç alamayınca 2002′de AİHM’ye gitmişti. Tıp öğrencisi türbanlı Leyla Şahin’in Türkiye aleyhine açtığı davayı AİHM’de kaybettiğine ilişkin ilk bilgilerin AKP Hükümeti tarafından öğrenilmiş olmasının Gül’ün dava dilekçesinin geri çekilmesinde etkili olduğu belirtilmişti. (Cumhuriyet gazetesi 25.04.2007)
8. Abdullah Gül, Danıştay’ın öğretmenin türbanla okula giremeyeceğine ilişkin kararını Cidde’ye girişi sırasında 12 Şubat 2006′da şu sözlerle değerlendirmişti:
“Doğrusu bunu kaygıyla karşılıyorum ve hayretler içinde kaldık. Türkiye’nin giderek demokratikleşme eğilimine ters bir davranıştır bu.”
“…kararı yanlış ve tehlikeli görüyorum. Çünkü böyle bir yaklaşımla giderek, yarın oruç tutan bir öğretmeni bile, öğrenciye yanlış örnek oluyor diye suçlanırsınız. Çünkü görebildiğim kadarıyla bu karar dini bir vecibeyi yanlış bir örnek olarak gösteriyor. Bunlar çok tehlikeli ve yanlış şeylerdir, ümit ederim ki düzelir. Bütün bu kararlar alınırken, şu herkesin zihninde olması gerekir ki Türkiye giderek özgürleşen, demokratikleşen, sivil alanı daha da genişleten bir toplum olacaktır. Buna kararlıyız. Toplum olarak, Meclis olarak, hükümet olarak kararlıyız.”
BÜYÜK RİSK
9. Abdullah Gül, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak, Roma’da yapılan bir toplantıda, “Türkiye’ye türban konusunda yeterli baskı yapılmadı” şeklinde serzenişte bulunmuştur.
Bir kez daha anlaşılmıştır ki, anti Kemalist parti iktidarının ileri gelenleri, kafalarına koydukları “dinci düzeni” -devlet organlarında tepeden tırnağa kadrolaşarak- yerleştirmekten vazgeçmemişlerdir.
26 Ocak 1970′te kurulan Milli Nizam Partisi ile başlayıp aynı kadroyla Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve nihayet Saadet ve AKP ile sürüp giden “antilaik ideoloji”yi benimseyen bir kimse olan Abdullah Gül, Milli Görüş kökenlidir ve Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olan Refah ile Fazilet Partisi’nden de milletvekili olmuştur.
Cumhuriyet orduları, üniversite, bilim kurumları, bağımsız yargı organları gibi devletimizin en önemli kurumlarıyla kavgalı olan bir iktidar partisi mensubunun, Atatürk Türkiyesi’nin Cumhurbaşkanı olması Türkiye’nin geleceği açısından bir riziko faktörüdür.” (Dursun Atılgan, Cumhurbaşkanı AKP’den seçilirse, Cumhuriyet gazetesi/ 26.04.2007)
FETHULLAH İÇİN KRİPTO
10. Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturmasının hemen ardından yurtdışı temsilciliklerine gönderdiği kripto ile Milli Görüş ve Fethullah Gülen cemaati temsilcilerinin devlet protokolüne sokulmasını istediğini iletti. Kriptoda ayrıca büyükelçilerin cemaat temsilcileri ile temas kurması talimatı da verilmişti (Cumhuriyet gazetesi/25.04.2007)
11. Bir din bilgini olan Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, şunları söyledi:
“Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilirse: Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakanlık… Siyası İslâm üzerine siyaset yapmış, bu nedenle 3 partisi de kapatılmış zihniyetteki 3 şahsiyet, devletin 3 temel noktasında oturuyor olacak…”(Güngör Mengi, Güven Meselesi, Vatan gazetesi/ 27.04.2007)
12. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, daha önce şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, irtica tehdidi değerlendirmelerini ‘kuru gürültü’ olarak nitelendirdi. Büyükelçinin sözlerinin arka planına bakılırsa, AKP hükümetinin ABD ile imzaladığı ve Türkiye’yi Washington’ın bölge siyasetlerin eklemlenen yeni Vizyon Belgesi’nin uygulamaya koyulduğu ve ABD’nin AKP’ye yönelik desteğinin ömrünü uzattığı görülüyor… Ilımlı İslâm, siyasal olarak ABD’nin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve nihayet rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü BOP’un taşıyıcı kavramıdır. Ve bu kavram/stratejik planlama, Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular gibi tarikatların, kimi siyasi İslâmcı parti ve çevrelerin yanı sıra, AKP ve Gülen hareketinin kapısına çıkmaktadır… Aslında Fethullah Gülen, daha yolun başından itibaren ABD ve onun istihbarat örgütleriyle ilişkili bir isimdir… Ilımlı İslâm projesinin içeriden, bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından beslenen bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali güce ve yaygın bir etkileme alanına sahip olan Fethullah Gülen’den başkası değildi.” (Cumhuriyet gazetesi/ 7.10.2006)
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DÜŞMANI…”
13. İç Hizmet Kanunu’nun 35′nci maddesi gereğince “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumakla” görevli Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, laiklik konusunda gösterdiği hassasiyet boşuna değildir ve 27.04.2007 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada “Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir” denmesi, geleceğimize daha bir güvenle bakmamızı sağlamıştır.
Atatürk, Serbest Fırka (Parti) kurulurken Fethi Bey’e yazdığı ve 12.08.1930 günü basına açıklanan mektubunda: “Memnuniyetle görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım budur” demişti.
Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş Hikmet Bayur’un yazdıklarıyla yazımın bu bölümüne son vereceğim (Hayatı ve Eseri, s.345):
“Atatürk yalnız bir konuda genel tartışmaya izin vermemiştir. O da dinin riyakârane sömürülmesi konusudur. Atatürk’ün diktatörlüğü ancak ve ancak bu yüzden kurulup yaşamıştır.”
Kaynak:Aydınlık Dergisi

SARKOZY NEYİ DEĞİŞTİRİR?

•Mayıs 17, 2007 • 1 Yorum

Fransa’da Sarkozy ‘nin kazanması, soğuk savaş sonrası Avrupa’sında doğal bir sonuçtur.

1990 sonrasında Avrupa’da ne gibi özellikler gözlendi? Kimlik değişimine baktığımız zaman şunları gördük;
1-) Daha tutucu bir Avrupa’yla karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın özellikleri vurgulanmaya başladı. Avrupa, dışarıda “misyonerlik faaliyetleri” ni artırdı.
2-) Ekonomik olarak dışarıya daha fazla açılırken “kendisini, daha fazla korumaya aldı” ; dışa karşı bu anlamda kapandı. AB iç bütünleşmenin yanında “dışarıya karşı duvar ördü” . Açılmayı, “tek boyutlu” hale getirdi.
3-) Avrupa, ABD ile “yakınlaşmayı artırdı” . Doğu Avrupa’da AB üyesi olanlar aynı zamanda NATO’ya katıldılar. ABD-AB örtüşmesi genişledi.
Batı kapitalizmi (ve emperyalizmi) ABD-AB çatısı altında oluşturuluyor.
4-) Avrupa (AB), daha saldırgan ve “daha kapitalist” bir tavır almaya başladı. ABD-İngiltere stratejik ortaklığı bu konuda etkili oldu.
AB, Afganistan ve Irak işgallerinde ABD-İngiltere ikilisine destek verdi. Balkanlar’da, “sömürgeci bir kimlikle” hareket etmeye başladı.
ABD ile birlikte “yeni küresel kapitalizm de” patronluğa soyundu. Bu bağlamda ABD’ye sıcak bakan Sarkozy’nin yönetime gelmesi, soğuk savaş sonrası sürecin doğal bir sonucudur. Z. Brzezinski’nin savunduğu “ABD, küresel egemenliğini ancak AB ile birlikte sağlar” görüşüne Sarkozy seçilerek en büyük desteği vermiş oldu.
ABD,İngiltere,Fransa,Almanya dörtgeni Batı’nın (ve AB’nin) yaramaz çocuğu Fransa, Sarkozy ile “Batı kapitalizminin uygun ve uyumlu” bir ortağı durumuna gelecek. Batı kapitalizminin (ve emperyalizmin) dört ayağı da tamamlanmış olacak.
Sarkozy’nin Fransa’sı ile “dışa daha kapalı, ama daha saldırgan bir Avrupa Birliği” bekleyebiliriz. Amerika’daki “yeni muhafazakâr koalisyonu” gibi Avrupa’da da kapitalist bütünleşme güç kazandı.
Türkiye mi dediniz?

Herkes Türkiye’ye etkilerini sorguluyor. Sanki Türkiye-AB ilişkileri yolundaymış da Sarkozy’nin bozmasından korkuluyormuş havası yayılıyor. Korkulan şey başka; Sarkozy’nin açık açık karşı çıkmasının, “yürütülen sessiz ve sivil darbeyi bozmasından” korkuluyor.
İçimizdeki oligarşi Avrupa’da Tony Blair gibilerini istiyor. “Türkiye-AB ilişkileri iyi gidiyor; görüşmeler sürüyor” demeleri gerek.
- Bu arada Türkiye, “AB ile özel ve tek yanlı bağlar aracılığı ile” Batı’nın parçalanmış bir arka bahçesi durumuna yavaş yavaş getirilecek.
“Şeriatçı veya Batıcı oligarşi” , Batı adına Türkiye’de işini yürütecek.

İşte Sarkozy gibi boşboğazlar pat diye gerçekleri söylerlerse bizdeki AB’ci oligarşinin maskesi düşecek, bütün korkuları bu. Merak etmesinler; Merkel’e söylendiği gibi Sarkozy’nin de kulağına fısıldanacaktır. Önce, bizim büyük patronlar Paris’e bir nezaket ziyareti düzenlerler.

Yanlarına 3-5 ünlü “Frankoman” monte edenler, “Yapacağını yap ama sessiz yap” diye kulağına fısıldarlar.

Bizim “hariciler” üstesinden gelemezse Tony Blair Paris’e uçar ve gereken mesajı verir.Aynen Merkel’e yaptıkları gibi. Alman ve Danimarka dışişleri bakanları 2002 Kopenhag doruğunda ne demişlerdi: “Türkiye’yi önce uyutacağız, sonra da unuturuz.”

Sarkozy bu kadar da dangalak olamaz, o da havaya sokulur; önce uyutma, sonra unutma politikasına…

Yalnız Avrupa’nın içimizdeki işbirlikçilerinin unuttukları bir şey var ki, artık halk uyandı; milyonlar, “Güç bende, gereken her şeyi yaparım, beni artık kandıramayacaksınız”dedi.

Bu nedenle, Sarkozy’yi terbiye edeceklerini düşünenler fazla heveslenmesinler; halk artık gerçekleri görmeye başladı; “Artık ben varım, güç bende” diyor ….

İzmir Mitingi’nde buluşmak üzere…

Alıntıdır:Heddam

KİME OY VERELİM?

•Mayıs 17, 2007 • Yorum Yapın

Herkesin kafası karışık; “Kime oy vereceğiz” sorusu en çok sorulan şey. Cumhuriyetçiler “kime oy vermeyeceklerine” karar vermiş.

Ama “diğerleri” arasında, verecekleri arasında seçim yapamıyor. Daha doğrusu “aradıklarını bulmakta” zorlanıyorlar!

“Cumhuriyete açıktan karşı olanları” uzaklaştırmak ilk hedef. Ancak bu, sorunu çözmüyor.
-İşbirlikçi dincileri uzaklaştırdınız.

  • Yerine, “kendilerine laik diyen işbirlikçiler” gelirse ne olacak? “Olsun, şeriatçılar gitsin yeter” demek sorunu özünde çözmüyor.

  • “Şeriatçı olmayan işbirlikçiler” de en az şeriatçılar kadar zararlı.

  • Yabancı tekellerin ülkeyi işgaline destek verirlerse…

  • AB ile “tek yanlı ve sömürgeci gidişi” sürdürürlerse…

  • Laik, Atatürkçü adı altında, “12 Eylül ve 24 Ocak modelini” fiilen yürütürlerse…

  • ABD ve AB’nin “Türkiye’deki ve bölgemizdeki planlarına” yardımcı olurlar, bunu da “Bizim yüzümüz Batı’ya dönük” diye halkı kandırarak yaparlarsa…

    Ne olacak, işler düzelecek mi?..

  • “Batıcı işbirlikçiler” de en az “şeriatçı işbirlikçiler” kadar tehlikelidirler. Çünkü bunlar da Cumhuriyetin öz değerlerini, Lozan’ı ve gerçek demokrasiyi savunamazlar. Türkiye’ye ve bölgeye Washington’ın ve Brüksel’in gözlüğü ile bakarlar.

  • Bunlar, “oligarşinin güdümünde bulunan” siyasilerdir. Oy verecek yurttaşların, “bunların da en az işbirlikçi şeriatçılar kadar tehlikeli olduklarını” iyi görmeleri ve onları dışlamaları gerekir.

    Nelere dikkat edelim?

  • Solda ve sağda, bu tehlikeden uzak kalmak için ne yapmak gerekir? Oy verecekler bana göre şu ölçüleri göz önüne almalılar:

    1) Hangi parti ulusalcı bir çizgide? Ulusalcılığı (veya milliyetçiliği) hangi parti “içini doldurarak savunuyor”?

    2) Hangi parti ulusal tarım, ulusal sanayi, ulusal ticaret, ulusal enerji, ulusal iletişim politikalarına sahip?
    3) Hangi parti sosyal sınıflara, yani köylüye, işçiye, esnafa, memura, KOBİ’lere yönelik kapsamlı programlar hazırlamış? Hangi parti gerçek demokrasinin “ancak sosyal sınıflara dayalı olarak” sağlanabileceğini görmüş ve savunuyor?

    4) Hangi parti “AB ile yapılan tek yanlı anlaşmalara” , ciddi ve inandırıcı bir biçimde karşı çıkıyor ve onları değiştireceğini inançla söylüyor?
    5) Hangi parti “Türkiye’nin dış politikasındaki Batı bağımlılığı yerine, denge politikasına geçeceğini inançla savunuyor”?

    Bunlar solda ve sağdaki partilerde, yurttaşların araması gereken özelliklerdir.
    Halk, kendi “partisine” baskı yapsın…
    Soldaki bir yurttaşın kendine yakın gördüğü bir parti var; yukarıdaki özelliklerin yarısına sahip, ne yapacak? Halk gücünü gösterip meydanlarda “partisinin kimliğine sahip çıkacak” . Olması gerekenleri, “baskı ile yaptıracak” ; halkın gücü her şeyin önündedir; yüz binler bastırdığı zaman “parti yönetimi kendi yanlışlarını düzeltebilir” : Öyle ya da böyle. Baskının her türlüsü kullanılmalı.

    - Sağ için de aynı şey; yukarıda sıraladıklarım sağdaki seçmenler için de söz konusu. Parti yönetimlerine baskı yapsınlar.

    Seçmenin solda ve sağda oy vereceği partiler asgari şu temel özelliklere sahip olmalı:

    1) Ben ulusalcıyım, “Atatürk milliyetçisiyim” demek ve bunu fiilen göstermek.

    2) Ben Cumhuriyetin temel değerlerinin yanındayım demek.

    3) Halkçı, demokratik ve antiemperyalist bir çizgide durmak.

    4) Sosyal devleti esas almak; işleri sadece piyasaya bırakmamak.

    Bunlar yoksa, o partiler bu coğrafyada ve konjonktürde Türk halkına hiçbir şey veremezler. Ne çağdaşlaşma, ne demokrasi ve ne de Cumhuriyetin değerlerinin korunması sağlanabilir.

    Türkiye’nin düzlüğe çıkması, oligarşinin iktidardan indirilerek sosyal devlet anlayışının iktidara taşınmasına bağlıdır”. Halk, bu yönde baskı yapmalıdır.

    Oligarşinin ve emperyalizmin “şeriatçısından kurtulurken diğer işbirlikçilerinin tuzağına düşmeyelim”. Seçmenler çok dikkatli olmalı.

    Halk güçlüdür; meydanlarda bu ilkeleri savunduğumuz zaman partiler de yola gelmek zorunda kalacaklardır. Oligarşinin partisi olmaktan kurtulacaklardır. Halk baskı yapmalı ve gücünü göstermeli. Partiler halkın gücünden korkm

Kaynak:Heddam

DANİRMAKA’DAN KÜSTAHLIK

•Nisan 29, 2007 • Yorum Yapın

Danimarka’da ana muhalefet partisi genel başkanı Helle Thorning Schmidt Müslüman kızların başörtüsünden hoşlanmadğını söyedi. Başörtüsünün erkekle kadın arasında bir fark yarattığını söyleyen Schmidt, “Ben toplumda tam eşitlikten yanayım. Umarım Müslüman kızlar başlarını açarlar” dedi.

Son günlerde Danimarka’da milletvekili Sören Krarup’un ”başörtüsü gamalı haçla aynıdır’ şeklindeki açıklaması nedeniyle başlayan tartışma devam ediyor.
Danimarka’da ana muhalefet partisi Sosyal Demokratlarin genel başkanı Helle Thorning Schmidt Müslüman kızların başörtüsündne hoşlanmadğını söyedi. Başörtüsünün erkekle kadın arasında bir fark yarattığını söyleyen Schmidt, “Ben toplumda tam eşitlikten yanayım. Umarım Müslüman kızlar başlarını açarlar” dedi. Schmidt bir çok Müslüman kızın ergenlik çağına gelince anne babalarının baskısıyla başörtüsü takmaya başladıklarını söyledi ve başörtüsünün yasaklanmasından yana olmadığını söyledi. Politiken gazetesinde yayınlanan bir röportajda görüşlerini dile getiren Helle Thorning Schmidt ayrıca parlamentoya da başörtüsü ile girilebileceğini söyledi.

İsyan edin, başörtüsünü atın !

Helle Thorning Schmidt ayrıca, bazı Müslüman kadınların erkeklerle el sıkışmamasını da eleştirerek ‘bu benim için çok provokatif davranış’ dedi. Erkeklerin kendilerine el uzatmamalarından da rahatsız olduğunu söyleyen Schmidt, başörtüsünü çıkarmak isteyen kızlara yardımcı olacağını ve onlara bir tür gençlik isyanı yapmaları çağrısında bulundu. Schmidt, “Başörtüsü erkekle kadın arasında benim hoşlanmadığım bir fark yaratıyor, ben herkesin eşit olduğu, eşit olanaklara sahip olduğu bir toplum için çalışılmasından yanayım” dedi.

Kaynak :D animarka Haber Gazetesi

GENELKURMAY BAŞKANLIĞINDAN SERT AÇIKLAMA

•Nisan 27, 2007 • Yorum Yapın

Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, cumhuriyetin temellerini aşındırmak isteyenlerin çabalarını yoğunlaştırdığı vurgulanarak, irticai kesimlerin son günlerdeki gelişmelerden cesaret aldığı ileri sürüldü.

 

 

 

 

 

ANKARA – Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorunun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumda olduğu belirtildi.

Açıklamada, “Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir” denildi.
GENELKURMAY AÇIKLAMASININ TAM METNİ
Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir.

Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda; Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.
Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.”

Kaynak NTVMSNBC

DAHİLİ TEŞKİLAT, HARİCİ SİYASET

•Nisan 19, 2007 • 1 Yorum

Gazi Mustafa Kemal Paşa; ”dahili teşkilatla harici siyaset uyumlu olmalıdır” diyordu. Dahilde ”halkın gerçek ihtiyaçlarına göre kurumlar meydana getirmenin başlıca görev” olduğu konusunda ise TBMM’yi uyarıyordu Gazi. Bu sağlandığı taktirde talepleriniz hariçte ciddiye alınır.

Dahilde yapılan hatalar nedeniyle Kuzey Irak’taki gelişmeler Ankara’yı rahatsız ediyor. Barzani’nin kışkırtmalarının Washington merkezli olduğunu Büyükanıt Paşa dolaylı açıklıyor. Bu yeni bir sürecin başlatılmasının da yolunu açabilir. Fakat Barzani’nin açıklamaları, Washington’dan gelen ‘Irak’taki savaştan bıktık’ açıklamalarıyla bir arada düşünülmeli ve temkinli hareket edilmelidir.
Harici siyasette Türkiye, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs üzerinden, Ortadoğu’da ve Kafkasya’da ise enerji kaynakları üzerinden merkezi ülkelerin rekabetinden doğan olumsuzlukların dışında kalma çabasını sürdürmeye çalışıyor. Merkezi ülkeler arasındaki çekişmeler sürerken, ABD Savunma Bakanlığı’nın 1992 tarihli ”Savunma Planlama Kılavuzu” adlı raporunda belirtilen, ”gelecekte olası bölgesel ve global rakiplerin ortaya çıkmasını önlemek” stratejisi bölgemizde sürdürülmektedir.
Hedefe varmak için propaganda ve manipülasyonun önemli bir yöntem haline getirildiği emperyal merkezlerde Türkiye’nin kontrol altında tutulma çabası sürdürülüyor. Ermeni meselesinde olduğu gibi, batılı emperyal merkezlerin dayatmaları ve yerli işbirlikçilerinin bunlara verdiği destek sürse de, halkın refahının yükseltilmesi ve ülkenin komşularıyla barış içinde yaşaması için gereken adımlar atılmalıdır. Bölgesel işbirliği, Ankara’nın batı karşısında elini güçlendirecektir.
1 Kasım 1928′de TBMM’deki toplantıda şöyle diyordu Gazi: ”Efendiler, harici siyasetimizde dürüstlük memleketimizin emniyetine ve inkişafına, masuniyetine dikkat, şiari hareketimize kılavuz olmaktadır. Esaslı islahat ve inkişafat içinde bulunan bir memleketin hem kendisinde, hem muhitlerinde sulh ve huzuru cidden arzu etmesinden daha kolay izah olunabilecek bir keyfiyet olamaz. Harici siyasetimizde memleketin masuniyetini, emniyetini vatandaşların haklarını herhangi bir tecavüze karşı bizzat müdafaa edebilmek kudreti de bilhassa gözde tuttuğumuz noktadır.”

Emperyalizmin bölgedeki kışkırtma hesapları ne yenidir ne de bitmiştir. Mustafa Kemal , 22 Mayıs 1919′da Ahmet Rıza ‘ya yazdığı mektubunda ”devletin taksim edilmesinin söz konusu olduğu bir sırada İngiliz propagandası ile Kürdistan’ın bağımsızlığının kışkırtıldığı”nı yazmaktaydı. Bu iddialar, takip eden yıllarda doğrulanmıştır. Bugün de benzer gelişmelere tanık olmaktayız. Emperyalist güçler 20. yüzyılın ilk yarısındaki paylaşımda birbirlerini boğazlamışlardı. Günümüzde ise kendilerini riske atmadan, artık sadece figüranları aracılığıyla savaşmakta ve acı faturayı her zamanki gibi yoksullara çıkarmaktadırlar.
Uluslararası sistemin yeniden yapılandırılması sürecinde emperyalist güçler kendi planlarına ters düşen yönetimleri, bu ülkeleri istikrarsızlaştırarak taviz vermeye zorlamaktadırlar. Gelişmekte olan çevre ülkelerdeki siyasal, ekonomik sorunların ağırlığı, bu ülkeleri dışarıdan gelebilecek kışkırtmalara karşı güçsüz kılmaktadır. Kışkırtmalar sonucu ise var olan sorunların çözümü için yapılabilecek çalışmalar ertelenmekte ve bütün dikkatler ve ülke kaynakları etnik ya da dinsel gibi yeni sorunların çözümüne yöneltilmektedir. Bu da radikalleşmenin temelinde yatan en önemli sorun olan yoksulluğun artmasına katkıda bulunarak bir kısırdöngü yaratmakta ve emperyalizmin işini kolaylaştırmaktadır.
Gabriel Garcia Marquez’in Nisan 1990′da Managua’daki (Nikaragua) bir mülakatında belirttiği gibi “20. yüzyılın egemen dogmaları bizlere adaletsizlik, acı ve zaman kaybı getirdi.” 20. yüzyıldan devraldığımız bölgesel sorunlar Prof. E. Hobsbawm’ın ”barbarlığın beşiği” diye adlandırdığı batı uygarlığının mirasıdır. Günümüzde barbarlığın beşiğinden gelen kapitalist demokrasi dayatmalarına direnmeden dahili teşkilatta sorunlar giderilemeyecek ve harici siyasette talepler ciddiye alınmayacaktır. Bu da Marquez’in belirttiği adaletsizliğin ve zaman kaybının sürmesine yol açacaktır.

Emin Gürses’in yazısı Aydınlık dergisinden alıntıdr.

 

CUMHURİYET MİTİNGİNE EN AZ 1 MİLYON 420 BİN KİŞİ KATILDI

•Nisan 19, 2007 • 1 Yorum

Tayyip Erdoğan ve yandaşı medya organları, Türkiye tarihinin en büyük mitingi olarak nitelenen 14 Nisan Cumhuriyet mitingini küçültmeye çalışıyorlar. Ulusal Kanal, 14 Nisan Mitingi ile ilgili resmi makamların verilerine ulaştı. Resmi makamlara göre 14 Nisan Cumhuriyet mitingine yaklaşık 1 buçuk milyon kişi katıldı.

14 Nisan Cumhuriyet Mitingi’ne kaç kişinin katıldığı hâlâ tartışılıyor. Hükümet yetkilileri ve Hükümet yanlısı basın-yayın organları mitinge 200 bin kişinin katıldığını öne sürdü.
Ulusal Kanal, Cumhuriyet Mitingi’ne kaç kişinin katıldığını resmi makamlardan öğrendi. Buna göre Anıtkabir’e giden yolun bir kolu olan Gençlik Caddesi’nde 250 bin yurttaş toplandı. Komutanlığı’nın resmi açıklamasına göre Anıtkabir’de 370 bin kişi vardı. Aynı anda Kızılay ile Tandoğan arasındaki Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerinde 200 bin yurttaş bulunurken, Ankara Üniversitesi’nin Rektörlüğü’nün olduğu Dö Gol Caddesi’nde 200 bin kişi vardı. Miting sırasında Tandoğan’ın Ulus’a yönünde yer alan Kâzım Karabekir Caddesi’nde de 200 bin kişi bulunuyordu.
Resmi makamların verilerine göre 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi’ne en az 1 milyon 400 bin kişi katıldı. Bu rakam, Hükümet

Kaynak :Ulusal Kanal

BAŞ ÖRTÜSÜ ÖZ DEĞİL SEMBOLDÜR.

•Nisan 10, 2007 • Yorum Yapın

5 bini aşkın üyesi ile Türkiye’nin en büyük kadın kuruluşu olan Diyanet Vakfı Kadın Kolları’nın başkanı Ayşe Sucu Genel Yayın Yönetmenimiz Ersin Tokgöz’e çok önemli açıklamalarda bulundu.

Röportaj boyunca öğrenmek istediğim asıl şey Ayşe Sucu’nun, başını neden saçları önden gözükecek şekilde örttüğü ve kendisini başı açık niteleyip nitelemediğiydi. Tüm dini formasyonuma rağmen, bu örtü şekli bir yere koyamıyordum. O soruya gelene kadar Sucu’nun anlattıkları aslında nasıl bir şartlanmışlık içinde olduğunu gösteriyordu. Tabii benim de. Israrla bir şeyin altını çiziyordu Sucu: “Aslolan özdür, ama biz dini hep şekil ve ritüeller üzerinden yorumladık. O yüzden Peygamberimizin yaşayarak ısrarla işaret ettiği hoşgörüden uzaklaştık ve dini hep yanlış yorumladık.” Sucu, şekil üzerinden yapılan değerlendirmelerden hayli rahatsız. Çünkü 96’da kurduğu TDV Kadın Kolları ile Türkiye’nin en büyük kadın hareketini yürütmesine rağmen, çalışmaları başörtüsü kadar gündemde değil. Burada bu hareketin detaylarını okuyacaksınız. Ha; o merak ettiğim sorunun cevabı mı? Okuyun lütfen…

TURKTİME: TDV Kadın Kolları’nın kurucu başkanısınız. Kadın Kolları ihtiyacını neden hissettiniz?

AYŞE SUCU: Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev yaptım ve bu süreç beni toplumun her kesimiyle diyalog içinde olmamı sağladı. Kadınlarımızın, özelliklede etkin ve yetkin, belli konumlarda olanlarının gidebilecekleri, rahatlıkla dini bilgileri ilk ağızdan öğrenebilecekleri yerler aradıklarına tanık oldum. Malumunuz, Diyanet işleri Başkanlığı kadınlarımıza Kuran Kursları ve bazı camilerde vaizelerle hizmet veriyor. Ancak bazı kadınlarımız haftanın belli günleri veya saatleri içinde eğitim alabilecekleri,uzman kişileri dinleyebilecekleri, sorularına doyurucu cevaplar bulabilecekleri yerler arıyorlar. Bunlara yönelik nasıl çalışma yapabiliriz diye bir arayış içine girdim ve dönemin Başkanına bir proje götürdüm. Projem Başkan tarafından uygun görüldü ve Diyanet Vakfı’na yönlendirildim. Yanımda yer alan birçok farklı meslekten bir grup hanımefendiyle bir araya geldik ve neler yapabileceğimizle ilgili bir çalışma yaparak 1996’nın sonuna doğru kuruluşumuzu gerçekleştirerek çalışmalarımıza başladık.

TURKTİME: Neler yaptınız?

AYŞE SUCU: Önce eğitim dedik ve birkaç açıdan yaklaştık Dinin doğru anlaşılması, din üzerinden kadın istismarının önlenmesi, kadınlarımızın toplum meselelerine katılması, dini söylemlere kadın bakış açısının yansıması hususlarında çalışmalar yaparken Halk Eğitim Merkezleri ile işbirliği yaparak okuma yazma ve meslek edindirme kursları açtık. İlahiyat Fakültelerinden ve diğer üniversitelerden felsefe, tarih hocalarıyla, din psikolojisi, din sosyolojisi hocalarıyla görüşmeler yaptık ve bir takım dersler koyduk. O dönemden bu zamana kadınımızı bilgilendirme adına pek çok seminer, konferans ve panel düzenledik. Bunun yanı sıra dil kursları, diksiyon, musıki, tezhip, ebru, okuma yazma, dikiş nakış gibi el becerileri kursları açarak kadınımıza hizmet sunduk. Gençlere dönük seminerler ve birtakım faaliyetler de çalışmalarımız arasındadır.

TURKTİME: Kadınların derslere ilgisi nasıl?

AYŞE SUCU: Kadınımız, fıtratları gereği manevi konulara ve kendini yenilemeye/geliştirmeye daha yatkın. Güzel bir söz vardır; “Tabiat boşluğu sevmez” diye. Eğer siz o boşluğu doldurmazsanız, birileri gelir ve yanlışlarla doldurabilir. Biz de, kadınlarımızın bu arayışlarını ve ihtiyaçlarını sağlıklı ortamlarda ilk ağızdan bilgiyi sunarak gidermeye çalışıyoruz.

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK KADIN KURULUŞUYUZ

TURKTİME: Geçen süreye baktığınızda çalışmalarınızın karşılığını alabildiğinizi söyleyebilir misiniz?

AYŞE SUCU: Evet. Biz ilk başladığımızda 30-40 kişiyle başlamıştık. O yıl birden 300 katılıma ulaştık. Birkaç yıl içerisinde 3 binlere çıktı. Bu gün 5 bini aşan üyeye sahibiz. Bu, sadece ismi bizde kayıtlı olanlar. Bir de o sayıya yakın, ismi bizde yazılı olmayan ama çalışmalarımızı üyelerimiz gibi takip eden hanımefendiler ve beyefendiler var. Şu an Türkiye’nin en büyük kadın kuruluşu olduğumuzu söyleyebilirim. Günlük sirkülasyonumuz Kızılay’daki merkezimizde 500-600’lere ulaşmaktadır.

TURKTİME: Türkiye’nin en büyük kadın kuruluşu olarak diğer kadın kuruluşlarının çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü isimleri “kadın” ile başlasa da kadın ile ilgili ne yaptıkları hayli tartışmalı…

AYŞE SUCU: Kadın çalışmaları yapan birçok dernek ve vakıf var. Gerçi kadınla ilgili çalışmalarda bir hayli mesafe katedildi. Ama kadın üzerinden yapılan istismar, kadın üstünden yapılan siyaset pek çok sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Yaptıkları çalışmalara ya da konuşmalara bakarak söylüyorum, öyle kadın dernekleri var ki, adeta kendisini reddedercesine, kendi mahiyetinin farkına varmadan kadın mücadelesi yapıyor. Zaman zaman erkek düşmanlığına varan bir kadın mücadelesi ortaya çıkabiliyor.Ya da siyasi ideolijik emellere kadın çalışmaları kurban edilebiliyor. Bu anlayışların, ne topluma ne aileye ne de kadına hayır getireceğine inanmıyorum. Kadın farklı ve tabiatı dolayısıyla üstün meziyetlere sahip. Kültürel yaratıcılıkta ve medeniyet kuruculuğunda önemli yeri ve rolü olmalı. Kadın, asla kadınlığını, kendi mahiyetini, cinsiyetini unutmamalı. Hayatta kendine yüklenilen rolü hafife almamalı. Allah isteseydi kadın ve erkeği aynı mahiyette yaratabilirdi. Ama kadınla erkeği farklı ve birbirini tamamlayacak şekilde yaratmıştır. O nedenle kadın kadınlığını, erkek de erkeliğini muhafaza etmeli ki fıtratına ters düşmesin.

İDEOLOJİK OLARAK KİMSEYE EKLEMLENMEDİĞİMİZ İÇİN MEDYA TARAFINDAN GÖRÜLMÜYORUZ

TURKTİME: Üye sayınız hayli fazla, çalışmalarınız çok yoğun ama TDV’nin kadın kolları, örneğin tabela derneği diyebileceğimiz kadın kuruluşları kadar tanınmıyor. Neden?

AYŞE SUCU: Biz, aslında kendi üyelerimiz nezdinde çok başarılı hizmet veriyoruz. 9 yıllık bir zaman içerisinde 5 bini aşkın bir üye sayısına ulaşmak ciddi bir başarıdır. Üyelerimizin her geçen gün çoğalması duruşumuzu ve çalışmalarımızı üyelerimizin desteklediğini ve kabul ettiğini gösterir. Ama diğer taraftan basının bu çalışmalarımıza duyarsız ve başlattığımız kampanyaya sessiz kalmasını birçok nedene bağlıyorum. Duruş itibariyle pek çok dernek ve vakıftan farklı bir çalışma içerisindeyiz. Çok ortada bir yerdeyiz. Pek çok insanı, her tür görüşü, her tür ideolojik duruşu olan insanı bir araya getirmiş kuruluşuz. Diyanet Vakfı Kadın Kolları olmamıza rağmen dine çekinceli yaklaşan üyelerimiz bile var. Onun için, bu kadar geniş yelpazedeki bir görüntü birilerini rahatsız ediyor olabilir.

TURKTİME: Başarı için birilerinin sizi kendisinden görmesi mi gerekiyor?

AYŞE SUCU: Sanırım öyle. ‘Başarı, illa birilerine ya da bir yerlere angaje olunca mı yahut birileri kendisinden görünce mi destekleniyor?’ bunun üzerinde düşünmek ve tartışmak gerekir. Ben medya tarafından yeterince görülmememizi buna bağlıyorum. Biz bu güne kadar ideolojik olarak hiçbir yere angaje olmadık. Biz bu yapımızı, duruşumuzu her zaman koruyacağız. Herkes bu yapı içinde kendisine yer bulabilmeli.

TURKTİME: Örneğin KA-DER birkaç tanınmış bayan sanatçıya bıyık taktı bir kampanya başlattı ve bu kampanya medyada çok fazla yer buldu. Ama sizin içerik yada nitelik anlamında çok daha sağlam olduğunu düşündüğüm son kampanyanız, istisnaları dışarıda tutarsanız, medyada neredeyse görülmedi. Siz bu etik ve estetik seferberliği başlatırken iki ünlü isim bulup medyada yer alamaz mıydınız? Böyle bir şey geçti mi kafanızdan yoksa “aynen devam” mı?

AYŞE SUCU: Evet, biz aynen, bildiğimiz gibi devam etmek ve duruşumuzu korumak istiyoruz. Çünkü toplum artık yanlışlardan bıktı. Bugün insanlar bir araya gelip konuştuğunda televizyonlardaki o şovlarda yaşanılan bir nevi insanların kandırılmaya çalışıldığı anlayışlara tepkisini dışarıda göstermese de bıkkınlıklarını ve onaylamadıklarını bir türlü ifade ediyor. Ünlülerin sevgililerini, birbirleriyle olan çarpık ilişkilerini dinlemek, saçmalıklarını ekrana taşıyıp haber diye saatlerce izlemek istemiyorlar. Bunun tepkisi bir şekilde dile getirilmeli. Belki bizim kampanyamız da bunun bir sonucu diyebilirim. Biz bu kampanyayı iki sanatçıyla başlatmadık ama alanlarında uzman, halkımızın yakından tanıdığı ve saygı duyduğu dört bilim adamı ile başlattık. Farklı alanlarda etiği dikkate alan bu hocalar, Felsefeci Prof. Kenan Gürsoy, Kelam Profosörleri Saim Yeprem ve ŞABAN Düzgün, Antropolog Nevval Sevindi gibi. Evet toplumda sağduyu galip gelecek ve bu kampanya bir şekilde ses getirecek. Buna inanıyorum.

GERÇEK DİNDARLIK BU MU DERKEN İÇİM YANIYOR…

TURKTİME: Neden “Yükselen dindarlık”ı tartışmaya açıyorsunuz? Bu ihtiyaç nereden doğdu?

AYŞE SUCU: Bulunduğumuz her yerde serzeniş, şikayet var. Özellikle din bağlamında konuşmalar başladığında dinin yada dindarlığın bu olmadığı ile ilgili vurgular yapılıyor. Bunun böyle olduğunu bildiğimiz halde kimseden ne bir ses ne de bir tepki geliyor. Adeta elimiz, kolumuz, dilimiz bağlanmışçasına bananeci bir anlayışa soyunmuş vaziyetteyiz. Halbuki inanan inananın aynası değil midir?

TURKTİME: Ve siz açıkça tepki koyuyorsunuz…

AYŞE SUCU: Evet. Diyoruz ki, din de dindarlık da bu değil. Ama bunu demek kolay. Herkes bunu söylüyor. Biz, ne yapmamız gerekir diyerek öncelikle “Yükselen dindarlık mı?” diye bir panel tertipledik. Ve bu panelin açılış konuşmasında böyle bir etik ve estetik bilinçlenme kampanyasının startını verdik. Peygamberimiz’in getirdiği din öyle bir hale geldi ki, gerçek dindarlık bu mu sorusunu sorarken içim yanıyor.

TURKTİME: Nedir içinizi yakan? Olması gereken ne?

AYŞE SUCU: Öyle bir noktaya geldik ki dini kendi yaşama biçimlerimize, kendi üslubumuza indirgedik. Kuran-ı Kerim’in en temel kavramlarına bakınız: Yalan söylememek, helal kazanmak, kibirlenmemek, kimseyi aldatmamak, anne-babaya iyi davranmak, akrabalık ilişkilerini gözetmek,elini ve dilini korumak, kanaatkar olmak vb. kavramlardan hareketle kendimizi söyle bir sorguladığımızda bana bir tane yalan söylemeyen, kibirlenmeyen, anne babasına öf bile demeyen, kazancına haram karıştırmamış, incinmeyen, incitmeyen, dedikodu etmeyen insan gösterin desem siz de ben de dahil olmak üzere kaç kişi gösterebiliriz? Ama bana namaz kılan, oruç tutan, hacca giden insan gösterin desem onlarca örnek gösterilebilir. Öyle bir din anlayışı oluşturduk ki, sadece ritüelleri yapan ama o ritüellerin bizi getirmek istediği güzel ahlak sahibi olmak noktasını göz ardı eden bir din anlayışına sahibiz. İbadetler temizlenmek için değil, temiz insan olmak için bir araçtır. Örneğin, kazancımıza hiç dikkat etmiyor, hak hukuk gözetmiyor ama umre yaparak, hacca giderek temizlenmeye çalışıyoruz. Peki, kimi kandırıyoruz? Gurur ve kibrinden yanına varılmayan, belli makam mevkilere geldiklerinde geçmişlerini, tanıdıklarını en yakınlarını dahi unutuveren nice dindarlar tanıyorum. Bu mu dindarlık? Kendisinden çekinerek kapısında bekleyen bedeviye devlet başkanı konumunda olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin: “Gel, gel ben de senin gibi kuru ekmek yiyen kadının oğluyum” diyerek vermiş olduğu tevazu mesajını ne kadar dikkate alıyoruz?

DİNİ DOĞRU ANLAMADIK

TURKTİME: Peki neden bu hale geldik? Tespitiniz nedir?

AYŞE SUCU: Dini doğru anlamadık, anlatamadık belki de… Veya ele alış şeklimizde sıkıntılar var.. Din doğru anlaşılmış olsaydı, bunları konuşuyor olur muyduk? Peygamberimizin yaşantısına bakalım, sahabe nasıl anlamış ve yaşamış kendimizle mukayese edelim. Mesela peygamberimizin varlığa bir bakışı var. Peygamberimiz, arkadaşları ile yolda yürürken köpek leşine rastlıyor, kokmuş, kurtlanmış… Arkadaşları yüzlerini çeviriyor, Peygamberimiz bakıp “Ne kadar da güzel dişleri varmış” diyor. Varlığa güzel bakabilmek. Yaradılanı Yaratan’dan dolayı sevebilmek, hoş görebilmek… Allah ahlakı ile ahlaklanmak. Allah kainatı rahmet esası üzerine yaratmıştır.Rahmetle boyanabilmek… Aslolan budur. Başta kendi nefsimiz olmak üzere zulmediyoruz. Merhamet sahibi olan, insanı seven insanı aldatamaz, yalan söyleyemez. Bir başka husus, iki asra yaklaşan modernleşme süreci dini ihtiyacı paranteze alır gibi olduğundan, oluşan boşluğun hızla doldurulmaya çalışılması sağlıklı işlememiş, ideolojik din anlayışı etkili olmuş olabilir..Yine 21.yüzyıl insanına sunacağımız dindarlığımızı tanımlayan temel kavramlarımızı ve değerlerimizi olması gereken bir üslupla sunamamış olabiliriz. Keşke dini daha sade haliyle okumaya çalışsaydık. Eminim daha farklı bir noktada olurduk.

TURKTİME: Aslında etik seferberlik çerçevesinde dikkat çekmeye çalıştığınız yozlaşma, bir anlamda geçmişte çokça tartışılan ve zaman zaman yine gündeme gelen “İslam toplumları neden geri kalıyor?” tartışmasına da yakın düşüyor. Bu çalışmanızı bahse konu tartışmalara cevap yada soruna çözüm olarak da niteleyebilir miyiz?

AYŞE SUCU: Evet, belki çözüm önerisi, aynayı kendimize tutmak için bir başlangıç olabilir.

ETİK TEMİZLİK HEPİMİZE LAZIM

TURKTİME: Bakış açısının sadeliğinden bahsediyoruz ama biliyoruz ki neredeyse her ilahiyatçı farklı bir açı sunuyor. Bu da bir problem mi?

AYŞE SUCU: İslam dininin çoğulcu bakış açısını öngördüğünü biliriz. Hatta mezheplerin doğuşuna da bu çoğulcu bakış&çoklu doğrular zemin hazırlamış. Bunu muhafaza etmekte de fayda var. Ama bu öyle bir dille, öyle bir kirlilikle toplumla buluşuyor ki, haliyle toplum ondan fayda göreceğine zarar görüyor. Sanki kaotik bir durum yaşıyoruz. Bu da belki etik anlamda tartışma zemininin oluşturulmamasından kaynaklanıyor. Keşke tartışmalar doğru zeminde yapılmış olsa. Her tartışmanın halkın huzurunda yapılması da gerekmiyor. İlahiyatçılar kendi aralarında tartışsınlar ve geldikleri noktayı sağlıklı bir metotla sunsunlar. Ama bunu bir horoz dövüşü gibi yapmasınlar. İslam, en başta nezaketi ve nezaheti emrederken, görüntünün bundan ne kadar uzak olduğunu söylememek mümkün mü? Anımsayın ekranlardaki halleri.

TURKTİME: Son yıllarda ilahiyat profesörleri magazin ve kadın programlarının aranan isimleri oldu. Tam da etik ve estetik temizlenme hareketinden söz ederken “magazinin” bu ilgisi ve ilahiyatçıların ilgiye teveccühünü göz önüne alıp bu temizlenmenin bazı ilahiyatçılara da gerektiğini söyleyebilir miyiz?

AYŞE SUCU: İlahiyatçı diğer insanlardan farklı değil.

TURKTİME: Ama sonuçta ilahiyatçılar bu konuda kanaat önderleri…

AYŞE SUCU: Evet, kanaat önderleridirler, bilgi sahibidirler ama sonuçta insandırlar. Dolayısıyla bu temizlik hepimiz için gerekli. Şu bir gerçek ki insan bilebilir ama hayatına yansıtmayabilir. Güzel bir söz vardır: “İnsanlar bilgiye taliptirler, hikmete talip değildirler.” Oysa bilgi mazi, hikmet istikbaldir. Bilebiliriz ama hikmet sahibi olmayabiliriz. Hem bilen hem de bildiği ile amel edebilen olmaktır asıl olan. Dolayısıyla, gerek ilahiyatçılar için gerekse halk için en temel kabul edebileceğimiz görüş bu olmalı.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NDA İLK KEZ KADIN MÜCADELESİNİ BAŞLATAN BİR KADINIM

TURKTİME: Şekle bakılıp öz unutuluyor” demiştiniz. Evet, aslolan öz. Ama bazı şekiller de var ki, örneğin başörtüsü, dini açıdan öz kadar önemli. Başörtüsü de “aslolan özdür,” mottosu ile düşünülüp detay olarak mı görülmeli?

AYŞE SUCU: Başörtüsü tartışmalı bir konu. Başörtüsü Türkiye’de uzun zamandır gerek başörtüsü yanlılarının gerekse başörtüsü karşıtlarının sanki bilerek sonuçlandırmadığı bir husustur. Başörtüsü de şekildir nihayetinde, teferruat, semboldür. Başörtüsüne öz demek yanlış olur. Namaz, oruç, hac gibi ibadetler ise kişinin Allah ile olan münasebetini sağlayan ritüellerdir. Kılık kıyafet ile ilgili hususlar ise, ki başörtüsü de bunlardan biridir, sosyal şartlarla kültürle ve dinle bir araya getirilerek yorumlanması gerek bir husustur.

TURKTİME: Göreve geldiğiniz zaman medya sizi “Diyanet’in değişen yüzü” diye lanse etmişti. Siz gerçekten “Diyanetin değişen yüzü” müsünüz? Diyanetin böyle bir yüzü var mı?

AYŞE SUCU: Bu ifadeyi basın kullandı. Ben kendimi Diyanet İşleri Başkanlığı’nda ilk kez kadın mücadelesini başlatan bir kadın olarak görüyorum. Çünkü ilk büyük kadın çalışmaları Diyanet Vakfının kadın kolları ile birlikte başladı. Kadın kollarımızın çalışmaları entelektüel alanda farklı görüşlerden ve mesleklerden kadınları bir araya getiren ve entelektüel zaviyeden çalışmalar yapan kuşatıcı ve kucaklayıcı bir pozisyonda olan ilk kadın çalışmasıdır. Bu bağlamda bu mücadeleyi başlatan birisi olarak ilk kadın neferi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk din eğitimi ve din hizmetleri uzmanıyım.

TURKTİME: Medyada mücadelenizin değil de daha çok kendinize has başörtünüzün gündeme gelmesi sizi kişisel olarak rahatsız etti mi? Başörtüsü hakkında ne düşünüyorsunuz?

AYŞE SUCU: Kadının başörtüsünden dolayı gündeme gelmesinden hoşlanmıyorum. Kendi hayatıma ilişkin farklı merhalelerde başörtüsü örtmekle ve örtmemekle ilgili olarak son dere haksızca farklı muamelelere maruz kalmış ve işte bu yüzden çok derin acılar yaşamış bir kadın olarak psikolojik ve sosyal anlamda genç kızlarımızın, modernleşme süreci yaşayan diğer her yaştaki kadınlarımızın büyük acılar yaşamakta olduğunu biliyor ve hissediyorum. Ama hukuki anlamda ve inanan çevrelerin konuyu değerlendirişi anlamında, bu kadar yüzyıllık bir kültürel tecrübeye sahip toplumumuzun konuya uzlaştırıcı bir çözüm bulamamış olması ayrıca beni bir kadın olarak fevkalede yaralamaktadır. Şeklin ötesindeki manayı ve ancak bu mana ile bütünleşen şekli farkedelim, gündemde tutalım.

TURKTİME: 2001’de soruşturma geçirmiştiniz ve bu, başınız açık olmasına bağlandı. Bunun aslı neydi?

AYŞE SUCU: Ben soruşturmamı bilimsel dergi olan İslamiyat’ta ki bir yazımdan dolayı geçirdim. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın o dönemdeki kadın politikasına yönelik eleştirel bir yazı yazmıştım. Bu yazımdan dolayı teftiş geçirdim. Soruşturmanın kendime has başörtü tarzımla bir ilişkisi yoktur.

BAŞIN BU ŞEKİLDE ÖRTÜLEBİLECEĞİNE İNANIYORUM

TURKTİME: Şu an başınızdaki örtüyü ben herhangi bir şekilde niteleyemiyorum. Ve neden alıştığımız gibi tam açıp yada tam kapatmıyor da bu şekilde bağlıyorsunuz? Söyler misiniz; sizin başınız açık mı kapalı mı?

AYŞE SUCU: Evet, başım kapalı. Ben başörtüsünün böyle örtülebileceğine inanıyorum.

TURKTİME: Hep özden bahsediyorsunuz. Peki sembollerin bir değeri yok mu?

AYŞE SUCU: Olmaz mı. Elbette var. Tanımı gereği her sembol arkasındaki temel manayı işaret için konmuştur. O temel manayı kaybederseniz sembolün sembol olmak bakımından hiçbir değeri kalmaz.

TURKTİME: Önce özün oturtulup sonra şekli tartışmaya başlamak mı gerekiyor o zaman?

AYŞE SUCU: Evet, bence sıkıntımız bu. Dikkat ederseniz, Peygamber Efendimizin vahiy sürecini ele aldığımızda, uzun bir süre, 13 yıl, tevhidi yerleştirmek için çalışıyor. Ama biz tam tersine ritüellerden başlıyoruz. Hatta dayatmaya çalışıyoruz. İmanımız belli olgunluğa gelmeden tamamen şekiller üzerinden dini anlamaya yada algılamaya çalıştığımız için sıkıntılar, travmalar yaşıyoruz. Onun için kendi kendimizle çelişiyoruz. Samimi değiliz. Eğer bu alanı özgür bırakmazsanız münafıklar üretirsiniz. Gerçekten de münafıklar üretiyoruz biz.

TURKTİME: Bu alan neden özgür bırakılmıyor peki?

AYŞE SUCU: Bunun arkasında komplolar aramıyorum. Çünkü bunu biz yapıyoruz. Her şeyden öte hepimiz diyoruz ki, sen benim gibi olacaksın, benim gibi düşüneceksin, yaşayacaksın. Ben merkezli düşünüp ben merkezli yaşıyoruz ve ben merkezci yaşamalarını istiyoruz. İslam’ın en temel kavramlarından biri hoşgörüdür. Peygamberimizin bütün davranışlarında bunu görebilirsiniz. Hoşgörülü olabildi mi İslam dünyası? Yıllarca birbirimizin başörtüsü ile, eteklerimizin uzunluğu ve kısalığı ile uğraştık. Ve bu hususları hep imanla ilintilendirdik.

TURKTİME: Bundan sonrası için yol haritanız nedir?

AYŞE SUCU: Çalışmalarımıza aynı hızla devam edeceğiz. Toplumda etik, hatta estetik bilinç oluşturmak için, bilgi ve ahlak eksenli bir din anlayışı oluşturmak için bu güne kadar yaptığımız çalışmaları yoğunlaştırarak devam ettireceğiz. Din insan fıtratının bir gereğidir. Bir huzur ve ‘denge’ unsurudur. Bu ihtiyacın giderilmesi hususunda ortaya çıkan aşırı şekilperestlik bizi dinin özünden mahrum kılıcı mahiyettedir. Özün anlaşılmasına doğru yaşanmasına şeklin ötesindeki mananın farkedilmesine ihtiyaç vardır. Etik anlamda bilinçlenmeye ve bu anlamda çaba sarfedilmesine ihtiyaç vardır. Burada hepimize görevler düşüyor. Sivil toplum kuruluşları siyasi partiler tüm kurum ve kuruluşlar ve bireyler olarak etik bilinçlenme seferberliğine katılmak durumundayız. Burada basına da büyük rol düşüyor. Bu konuda bize destek verir konuya sahip çıkar ve sesimizi duyurursanız sevinirim.

 

http://www.turktime.com/read_news.asp?hID=3636